İnsan herhangi bir ilçeye neden küser? Bodrum’a küserken kendimce haklı sebeplerim vardı. Yaşananlar onunla benim aramda olduğundan detayları anlatmayacağım ama geçenlerde artık barışmanın zamanı geldi diyerek yola çıktım. Yaz sezonunda çok kalabalık olduğunu söyleyenlerden dolayı Bodrum için Ekim ayının seyahat etmek ve dinlenmek için daha uygun olduğunu söyleyebilirim.
Kalacak yer konusunda bu sefer Airbnb yerine İnstagramda keşfettiğim Camp Bodrum diye bir kamp alanını tercih ettim. Konumu, merkeze ve Gümüşlük’ e yakınlığı sebebiyle kesinlikle çok güzeldi. Kamp alanını da çok güzel ve huzurlu bir yer olarak tasarlamışlar. Sadece sezon dışı olduğu için biraz bakımsızdı ve yanlış bir tercihle kendi çadırımda kalmak yerine kamp alanının çadırında kalmayı tercih ettim ki siz giderseniz ve çadırda kalmak isterseniz temizlik açısından kendi çadırınızda kalmanızı tavsiye ederim. Ya da yaz sezonunda giderseniz kalabileceğiniz karavanlar da var. Hem fiyat olarak uygun hem de huzurlu bir ortamı olmasından dolayı beni mutlu etti açıkçası.
İlk gün Yatağan’ daki antik kent gezimden geç döndüğümden kamp alanına ancak akşam varabildim. Biraz dinlendikten sonra hazırlanıp Gümüşlük’ e gittim. Normalde bahsedilen kalabalıktan eser yoktu. Birkaç yabancı turist ve orada yaşayan insanlar kalmıştı. Deniz kenarında yemek yiyebileceğiniz ve bir şeyler içebileceğiniz sıralı mekanlar var. Ben uzaktan gelen trompet sesini takip edince yolum bir balıkçıya çıktı. Gezi yazarlarının yapmaması geeken bir hata olarak ismini not etmemişim ama Gümüşlük’ e giderseniz Jazz Bar’ ı geçtikten sonraki ilk balıkçı. Dahası restoranın önünde denizin ortasında ışıklandırılmış bir dilek ağacından da tanıyabilirsiniz. Bu mevsim herkes romantik bir tatil ya arkadaşlarıyla son kez deniz havası almak için gittiğinden olsa gerek yalnızlığımın tüm mekanlarda bir artısı oldu. Kader sillesini vurmuş bari biz indirim yapalım düşüncesiyle çok keyifli bir yemek yedim. Trompet sesinin eşliğinde önümdeki koca dilek ağacının ışığında çok şey düşündüm ve diledim. Uzun süre sonra ilk defa, o ağacın önünde ne istediğimi dürüstçe itiraf ettim. Ama ağaç dile gelebilseydi eğer başka bir dilek dilemem için yalvarabilirdi. Bu yüzden ağaç ile bir anlaşma yaptım ve ikimiz de o geceyi sessizce sonlandırdık. Gelecek sonbaharda sevdiğim insanlarla o güzel sofralarda dilek ağacını ziyaret ettiğimde dileğim gerçekleşmiş olur mu ya da hala aynı şeyi diliyor olur muyum bilmiyorum. Bunu bize gösterecek tek şey zaman. Gümüşlük sahil boyunca çok fazla restoran var. Eylül’ de çok sakin olsa da kumsalda, hafif dalgalı denize bakarak yürümek keyifliydi.
İkinci gün sabah ne zamandır gitmek istediğim yerlerde kayıtlı olan bir kahvaltıcıya gitmek için yola çıktım: Suzika. Burası sahibesi tarafından konaktan restorana çevrilmiş bir yer. Haritanın gösterdiği köye gidince yanlış yere geldim herhalde diyorsunuz ama kapıdan içeriye adımınızı attığınız anda keyifli sofralarla donatılmış huzurlu bir yer. Fiyatlar İzmir için anormal ama Bodrum için normal bence. Kalabalık bir masada güzel yemeklerle saatlerce kahvaltı edebileceğiniz tatlı bir aile restoranı. Herşeyi kendi elleri ile yapıyorlar ve oturduğum anda böyle bir bahçem olsa her gün ne kadar keyifli geçer diye düşünmekten kendimi alamadım.Oradaki hanımefendiye yakın plajları sorduğumda Tilki koyu var dedi ve ben soluğu orada aldım. Koy gerçekten çok güzel, sakin, denizi masmavi ve ağaçlarla çevrilmiş. Hiçbir işletme yok ve ben içecek su bile yanıma almamışım. Bu yüzden denize girmek için Gümüldür’ e gittim.Ama siz sandalyeleriniz ve içecek yiyeceklerinizi yanınıza alırsanız nefis bir denizle baş başa kalabilirsiniz.
Gümüldür hakkında tek söyleyebileceğim Kuşadasına benzediği. Çok sayıda yabancı, yaşlı turist var ve mekanlar keyifsiz. Böyle düşününce Ölüdeniz’i de hatırlattı ama denize girmek biraz rahatlattı. Biraz denize girdikten sonra günbatımını izlemek için Bodrum merkeze geri döndüm. Marina’ da çok fazla tekne arasından ya da isterseniz tekneden pembe günbatımını izlemek son derece keyifliydi. Bir zamanlar bir akşamüstü bu manzaranın önünde durup kendimi bu kadar iyi hissedeceğimi söyleseler inanamazken tam da o andaydım.Bu sebeple ne zaman Sezen Aksu ya da Didar geçer diyorsa inanaayı tercih ediyorum. Akşam yemeğini ev yemekleri yapan bir esnaf lokantasında yedim ve uzun süre nereye gittiğimden emin olmadan yürüdüm. Ta ki bir sokağın ucu denize ve deniz önüne atılmış sandalyelere çıkan Caravan Kafeye varana dek. Denize en yakın masaya defterimle birlikte konuşlanıp Bodrum Kalesi manzarasında bir kaç kadeh şarap içtim. Böyle anlarda hüzünlenmekten ziyade sanki istediğim her şey olabilirmiş ya da oldurabilirmişim, Dünya’ yı keşfetmek için bir adım yeterliymiş gibi geliyor. Belki de yeterlidir. Ama insanın dışarıda keşfetmesi gereken ne kadar yer varsa kendi içinde de kendisine dair keşfetmesi gereken çok şey var. Bodrum’ da son sabahımda yerel turist mekanlarının ; Bodrum Kalesi, Zeki Müren’ in evi gibi yerleri gezdim ama bunlar başka bir yazının konusu sadece şunu söyleyebilirim ki Bodum Kalesi o kadar güzeldi ki içeride 3 saatten fazla zaman geçirmişim ve zamanın nasıl geçtiğini anlmadım.Sadece bir dahaki sefere burası hakkında daha fazla okuma yapıp gezmek istiyorum.
Bu seyahatte Nastassja Martin’ in ” Vahşi Hayvanlara İnanmak ” kitabını okudum. Rusya’ nın Kamçatka bölgesinde araştırma yaparken bir ayı ile karşılşan ve yüzünün yarısını bu karşılaşmada kaybeden bir antropoloğun hikayesi. Yerliler bir ayıyla savaşan insanlar için miedka yani iki dünya arasında yaşayan yarı insan yarı ayı diyorlarmış. Hikayesinin bir kısmında isteyerek, istemeyerek ya da başından beri bu ana hazırlanan ve en nihayetinde ayıyı öpen o insanlar için güzel bir ifade biçimi. Bir dönüşüm hikayesi. Karşılaşmanız nasıl olursa olsun, o hayatınızı ikiye bölen o an yaşandıktan sonra geriye yapacak tek bir şey kalıyor : ayıyı affetmek ve dönüştüğün kişiyi kabul ederek yaşamaya devam etmek. Bir ormanın ortasında bir zamanlar karşılaştığınız ve bir parçanızı bıraktığınız bir ayı varsa bu hikayeye kulak vermenizde fayda var. Kitapta da söylediği gibi “ O zaman tüm mesele şu: Kendine, kendinin olanlara geri dönmek için öldürmeyi başarmak. Veyahut başaramamak, avı tarafından yutulmak ve insanların dünyasındaki yaşamını kaybetmek..
Dönüş yolunda bunu çok düşündüm. Bir zamanlar ben de bilmediğim bir ormanda kaybolmuşken bile isteye ve tüm tehlikelere rağmen bir ayının inine girdim ve çok şey kaybettim. Bunu iki yıl önceki fotoğraflarıma bakınca daha da net anlıyorum. Ama Bafa Gölünün kenarında o gün batımında o ormana giren beni, olanları ve ayıyı affettim.Kaybettiklerime rağmen öğrendiklerimle devam etmek istiyorum.
Yorum bırakın