Johan,
Bugün tam 23 gündür senden haber alamıyorum. Seni görme ümidiyle neredeyse yarım saate bir cama çıkıp , her zaman bana gülümsediğin o pencereye bakıyorum ama nafile. Son bir yıldır hayatımın her anını seninle paylaştığım için şimdi anlatacak kimsem olmadığından derbeder bir haldeyim desem sana, ne kadar bencilsin der miydin hiç sanmam. Tsunami var burada demiştin en son.
– Şimdi ne olacak peki dedim
-Bilmiyorum, büyük ihtimalle kurtulamayacağım
dediğin an bana yaptığın şakalardan biri zannediyordum.
Televizyonu açıp haberlere bakıyorum, tsunamiden eser yok. Evden ödevlerimi yapma bahanesiyle sahibi olduğunu tahmin ettiğim kirli sakallı korkutucu görüntüsü olan o adamın işlettiği internet kafeye gidip bilgisayardan internete bağlanıp haberlere bile baktım. Kimse senin boğulmayı beklediğin o tsunamiden bahsetmemiş. Bu şakanın oldukça kötü ve kötücül olduğunu ilk cama çıktığında sana bağırarak söyleyeceğim. Ya da evde kitaplıkta duran ve sürekli okumamı tavsiye ettikleri ve sırf evdekilere yaranmak için sayfalarına göz gezdirdiğim o kitaptaki küçük kıyametin içinde misin? Tsunamiden kastın kendi küçük kıyametin mi? O kitapta kıyamet ile ilgili o kadar korkunç şeyler anlatılıyor ki, senin küçük bile olsa böyle bir şeyle karşılaşmanı istemem. Bir Perşembe akşamüstü dünyanın alt üst olacağından bahsediyor ama senden haber alamadığım gün Salı olduğuna o kadar eminim ki. Belki de sırf bu yüzden ona küçük kıyamet diyebiliriz. Yine de ben olur da bir Perşembe günü o pencerede belirirsin diye tüm olanları buraya yazıyorum.
Yeşil kazağı artık giyerken mide bulantım artıyor ama yine de başka kazağım olmadığı için kendimi her sabah bu kazağı giymeye ikna ediyorum. Sezai’ yi bilirsin hani şu çok sevdiğim İngilizce öğretmeni. Tüm sınıfın önünde beni kaldırıp “ what colour is this” diye sordu. İngilizceme o kadar güvenerek “ green “ dedim ki. İşçi sendikaları bu sesimi duysa eylemlerde bana diyafonu uzatmak için çırpınır, tüm basın açıklamalarını bana yaptırırdı. Sonra önümdeki arkadaşımın ne renk kazak giydiğini sordu, ve yine aynı eylemci sesimle “ dark blue “ dedim, sonra yanımdaki ve sonra diğer hepsinin cevabı aynıydı, “DARK BLUE”. O an sesim cılızlaştı, ingilizce öğrenmiyordum, bir sisteme ayak tutuşum sorgulanıyordu. Ece Temelkuran okuduktan sonraki kafam olsa bu “ Biz burada devrim yapıyoruz Sinyore “ der yerime otururdum ama o zaman ana rahmindeki ilk fasulye halime dönerek sandalyeme düştüm. Gerçi ingilizcem yetse annem ile gittiğimiz okul alışverişinde denediğim lacivet ceketi annem bana çok yakıştırdığı için yeşilde direttiğimi ve kadının tüm sözlerine rağmen ben yeşil olanı istiyorum dediğimi anlatırdım ama yetmedi işte. “ It is not dark blue “ hocam demekle yetindim. Sınıfta herkes okuyor diye okumaya başladığım kitaptaki Sırma böyle şeyler yaşadığında pembe puf puf yatağına atlayıp ağlayabiliyordu ama ben ranzanın üst katında yattığım için, ranzaya çıkana kadar dramam bitiyor aklım başka yöne kayıyordu. O gün sınıftaki tüm gülüşmelere rağmen tüm sene o yeşil ceketi giydim. Okul süveterinden nefretimle, Sezai bana bunları sorarken kıkırdayan kızlardan nefretim doğru orantılı olarak arttığından her gün okula girerken yeşil azarı yemeyi göze aldım. İnsan ne kadar kötü şey yaşarsa yaşasın bir süre sonra alışıyor. Bu yüzden yaşadığın felakete de alışacağına eminim. Yeşil kazağımla verdiğim bu örnek arasındaki uçuruma sinirlenecek en son insan sen olduğun için rahatlıkla söyledim başka yerde olsa ayıplanırdım. Yeşilin insana huzur verdiğine dair bir sürü şey duydum okudum, bazen şahit oldum ama ben o yıl o kadar sinirliydim ki tek başıma tüm o deneylerin aksini kanıtlar gibiydim.
Johan, sen de alıştıysan döner misin ? Beni sinirim geçti şimdi seninkileri konuşalım .
İzma : Karşı komşun
Yorum bırakın