-Aysel bak kimse için kendini üzdüğüne değmez kızım !
Annem de ben de bunun doğru olmadığını, bu konunun karabasan gibi gece uykularıma çökeceğini, rüyalarımda yeniden tüm detayları ile farklı zamanlarda yaşayacağımı ve bir tel daha saçıma ak katacağını biliyorduk. Ama ana yüreği ne desin “Üz kızım kendini, o kadar üz ki, Birleşmiş Milletler uluslararası bir çağrı yapsın, insan hakları örgütleri toplansın da bildirge yayınlasın, mecliste tartışılıp muhafazakâr parti oylarıyla reddedilsin böylelikle daha fazla üzülemem zaten der ve kabullenirsin” mi desin? Buradan bakınca bu daha iyi bir tavsiye olabilir.
Kendimi tanıtmadım tabi. Ben Aysel, mahallenin son dert bükücüsüyüm. Bu işlerde henüz yeniyim, yeni dediysem de annem kadar eski değilim manasında yoksa bizim de var bir 18 senemiz. Ama kendini 52 yıldır buna adayan anneannemin yanında benim kariyerin lafı olmaz. Annemden el alarak geldim bu günlere o da kendi annesinden el almış. El almak bizim oralarda meşhur bir tabirdir. Meziyetinde iyi bir kişi, sizin bu meziyeti daha iyi yerlere getirebileceğinizi düşündüğü an kendisi emekli olur ve bir Şaman töreni gibi bu işi size devreder. Artık el aldığınız kişinin ne yeteneği varsa sizindir. Ne hikmetse bizim ailede hep kadınlar el verir. Erkekler yaşlanır, emekli, olur ve söylenir. Gerçi ben büyük büyük amcamızdan dolandırıcılık konusunda el almak istedim ama babam mâni oldu büyük amcam bu işte el verilmeyeceğini, tek kişinin yapabileceğini ve kendisinin seçilmiş o kişi olduğuna ikna etmiş babamı. Haklısın baba o, bu işte fazla iyi ben daha fazla ilerletemem dedim ve çekildim bu yarıştan.
Annem de kendi annesinden almış bu eli ama ne hikmetse ikisi de emekli olamadı. Ben onlardan kendimi ayrıştırabilmek adına iki yıldır unvanımın önüne son ekledim ki kimseye el vermeyeceğim açıkça bilinsin. Yok canım büyük büyük amcamdan öğrenmiş değilim, şu an biri çıksa ve ben de öğrenmek istiyorum bu işi dese ben emekli olmaya hazırım aslında, ama mirasımın çocuklarımın üzerine yıllarca kavga edeceği bir köy evi olmasını yeğlerim. Yok ben bunu onlara yapamam, hayat bu illaki derdi olacak ama Mevla’m herkese kendi taşıyacağı kadar dert versin.
Son dert bükücülük ismi kadar matah bir şey değil aslında. Derde deva olmak gibi bir misyonu var gibi anlaşılıyorsa tercümesi yanlıştır. İlk öncelikle bir dert bükücünün en önemli meziyeti kendi derdi haricinde her derdi sırtlanması ve kendi derdine eklemesidir. Sadece buna üzülür, dinler, çözüm üretemeyeceği ve üretebileceği dertler kategorisine ayırmaz, birinin ondan istemesi bile gerekmez sadece sırtlanır ve kendi içinde o dert için bir yer açar. Bazen kendi derdini kilere atar, yenisini baş köşeye oturtur. Anlatınca yapılması çok zor gibi gözükse de değil, benim için üzülmenize gerek yok çünkü inanmayacaksınız ama ben bu işi seviyorum. Seviyorsan bırak kızın da yapsın, vatanına milletine faydalı bir dert bükücü olsun işte dediğiniz duyar gibiyim ama bu işe gönül vermek için Breakfast at Tiffany’ sdeki Doc gibi olmak lazım. Benzer yönlerimiz çok misal vermek gerekirse ben de vahşi şeyleri severim. Kalbime bir şahin yavrusu alır besler büyütür ve kendi kalbimi gagalatırım. Bu yüzden bu meslek benim mizacıma uygun bir kere. Küçükken annem ile babam bu kız dansöz mü olsun, piyanist şantör mü yoksa doktor mu diye düşünürken ben şimdiden bunu düşünmelerine iki gün ağlamışım. Bunu anneannem fark edince demiş ki “bu kız bizim gibi Sabiha, maşallah çok güzel bir dert bükücü olacak! “
Annem o aralar emekli olurum, deniz kenarında bir masa kurarım şimdiye kadar sırtlandığım ne kadar şey varsa hepsini kağıttan gemilere yüklerim diye düşünürken bu haberi alınca gururlanmış ama bir omzu da ağırlıktan çökmüş tabi. O gün onu görenler Notre Dame öyle derin bir oh çekti ki sesi bizim oralardan duyuldu demişler. Babam mı, o benim hiç bilmediğim işler bunlar, benim derdim bana yeter ne isterse o olsun dediği için karışmamış. Böylelikle tedrisatım erken başladı benim. Anlayacağınız alaylısıyım bu işin. Alaylısıydım yani.
Sonra ne mi oldu; annem -içimizdeki en iyi dert bükücü- bir şeylerden kuşkulandı, sırtındaki kamburdan, bu işe başladığı günden, herkes yemek yerken yeniden ısıtılan çorbalardan, sıcak sobanın arkasındaki boşluğun hiç kendisine gelmeyişinden, saçlarındaki beyazlardan, komşudan boş gelen tabaktan, ani gelen kalp krizlerinden, giden akıllardan, gençliğinin gelmeyişinden, ayakta geçen griplerden, yorganın kısa tarafından, babamın tasasızlığından ve istifa etti.
Şimdilerde yüksek irtifa kabin memuru havalarıyla “ canını sıkma “ “ kendini çok üzme “ “ dert etmeye değmez “ diyor. Benim aldığım el de bu durumda boşa çıktı , hükümsüz yani ama ben dedim ya Doc gibiyim. Aramızdaki tek fark ben daha iyi bir yalancıyım :
– Tamam anne, merak etme o kadar da üzülmedim zaten.

Suzanne Valadon- Germaine Utter (1922 )
Yorum bırakın