Eskiler -benim çocukluğumda bile- soğuk kış gecelerinde elektrikler gidip löküs lambasının duvara vuran ışığı ortaya çıkınca hikayeler bazen korkunç masallar anlatırdı. Ben o gece Dalyan’ da çatı katındaki odada elektrikler gidip de odada yağmur sesiyle bir başıma kalınca löküs lambasının o an olmasını ve birinin bana o masallardan birini anlatmasını çok istedim.
Annem hemen eliyle bir guguk kuşu yapardı, Habil ile Kabil’in hikayesini anlatır, Kürtçe “kim öldürdü ben öldürdüm kim öldürdü ben öldürdüm” diye sayıklayan o kuşu izlerdik hepimiz yansımalara bakarak.
Şimdi İzmir’ de içimin tüm şartelleri inmişken ben de öyle sayıklıyorum “ Guguk, kim öldürdü guguk, ben öldürdüm. “
Tüm yaşadıklarıma dışarıdan bakan bir guguk kuşu gibi sayıklıyorum ben de, içimde iyi ne varsa bir bir öldürdüm diye. Ne günahsız olduğu anlatılan Habil ne de katil Kabil değil o guguk kuşu gibi dışarıdan bakıyorum her şeye. Masum da cani de kendi dersini aldı, çıktı o hikâyeden ben bir guguk kuşu olarak hepsine şahit olup hepsini anlamaya çalışarak anlattım. Kabil giderken eliyle sessiz ol ne olur diye işaret etti, sustum ama sonra Kabil bana da yaklaşınca bağırmaya başladım. Ben susmadıkça “ daha önce neden bağırmadın da şimdilerde tellal oldun, etin artık benim dişimde istesen de yaşayamazsın” dedi. Kabil haklıydı hepsini gördüm hepsine şahit oldum ama ne ona ne başkasına bir şey diyemedim. Habil zaten işlerin buraya geleceğini biliyordu o benden bunu bile beklemeyecek kadar iyiydi.
Bu sadece bir masal gerçek değil sen de guguk kuşu değilsin. Sen bir Anka Kuşusun deyince öyle yüksek kahkaha atmışım ki, gerçek Anka kuşları üç gün şehirden uzakta uçtular.
“ Guguk kim öldürdü ben öldürdüm. “
Kaçtım sonra şehirleri, dağları, ormanları aştım. Bir gün bir nehrin kenarında soluklanırken yansımama baktım, Habil olmuştum. Kabil’in gelmesi çok yakındı o zaman, kehanet buydu ya yine ölecektim. Bir caninin bir katilin bir masumu öldürdüğünü gördüm, dinledim ama sustum ta ki o dişler benim boynuma geçene kadar. Kabil de farkındaydı, korkumun kokusundan buluyordu her defasında beni. Ben bağırdıkça gülüyordu artık, çünkü kimse artık masum olmadığıma inanmayacaktı. Ben daha çok bağırdım
“ Guguk, kim öldürdü ben öldürdüm. “
İlk defa çığlık attım, biraz uzaklaştı o da benden. Canıma tak etmişti ki bilirsin can tatlıdır. İnsan canı acımadıkça anlamaz çoğu şeyi bazen acısa da anlamaz ya ama yine de iyi bir turnusoldür. Büyük şaheserlerde sevdiğimin canını alma ne olur beni al diye yalvarır yüce gönüller ama fark etmez en nihayetinde o da candır. Kalbinin en ufak köşesi için bile kendini can pazarına atarsın. Canımın acısını gördüğünden mi yoksa başka bir sebepten mi bilinmez beni bıraktı ya da ben kaçtım. Orası bulanık, hatırladığım tek şey biraz kalabalık biraz kırmızı.
“ Guguk kim öldürdü ben öldürdüm. “
Salonları, geceleri geçtim. Rüzgarlarla koştum, yeşilde saklandım, insanlardan öğrendim. Şaraplar içtim meyler söyledim. Bir gün bir kadehin içine bakarken yüzümü gördüm. Kabil’ dim.
Tam bağıracaktım ki “ guguk kim öldürdü ben öldürdüm” diye sesim çıkmadı. Ağzımdan çıkan tek cümleydi : “ Ama haklıyım “

Frida Kahlo- Umut Olmadan ( 1945 )
Yorum bırakın