Kategori: Uncategorized

  • Kırmızı Bir İpe Tutundum

    Bir defterimin sayfasına sadece “Ariadne’ nin ipi- zor zamanlardan kurtulmak için kullanılan bir tabir diye not almışım. O an sanki bir hazine bulmuşum da eski zamanlardan bir ben, şimdiki bana bir işaret veriyormuş gibi hissettim. Sonra biraz bunun üzerine araştırma yaptım.

    Aslında bu mitolojik hikaye Girit kralı Minos’un, Poseidon’ a bir boğa kurban etme sözü verip, boğanın ne kadar güzel olduğunu görünce bundan vazgeçip daha küçük bir kurban vermesi ile başlar. Poseidon buna çok sinirlenir ve Minos’u boğaya aşık eder ve bu birleşmeden Minotuor doğar.

    Minos, Minotuor için bir labirent inşa eder ve efsaneye göre bu labirente giren kimse çıkamadığından ölüme mahkum olur. Minos halkından her yıl Minotuor’ a kurban edilmek üzere 7 bakire ve 7 genç gönderilmesini ister. Theseus halkını bu canavardan kurtarmak için bu gençlerin arasına girmeye gönüllü olur ama Girit’ gider gitmez Girit kralının kızı Ariadne Theseus’ a aşık olur. Eğer kendisi ile evlenip onu Girit’ten götüreceğine söz verirse Minotour’u öldürmesine ve labirentten çıkmasına yardım edeceğine dair söz verir.

    Ve hikayenin asıl cezbedici kısmı tam da burada başlar. Ariadne, Theseus’ a labirentten çıkması için bir kırmızı ip verir. Theseus labirente girip Minotuor’u kılıcıyla öldürür ve ip sayesinde labirentten çıkış yolunu da bularak geri döner. Her kahramanın bir kusur olacak ki Theseus kahraman ilan edildikten hemen sonra Ariadne’ ye verdiği sözden cayar ve onu terk eder. Ariadne muradına eremese de biz bu işin kerevetine hala ulaşabiliriz. Zira bu kırmızı ip yıllar içerisinde zorluklarla başa çıkmanın yaratıcı bir yolculuğun başlangıcı kabul edilir.

    Okuduğum yazılarda bir problemi çözmek için aklınıza Ariadne’ nin kırmızı ipini getirin ve bunu probleminize uygulayın diyordu. Şöyle ki bir probleminiz varsa ve bunun içinden bir türlü çıkamıyorsanız, önce şimdiye kadar denediğiniz yöntemleri listeleyerek ve bunların hepsine Nalan’dan acemi balık dinletin. Sonrasında ise denemediğiniz ya da denemekten korktuğunuz yolları düşünüp alternatif yollar üretin. Çok iyi düşünmüşler, yeni bir başlangıç bizim aklımıza hiç gelmemişti bravo diye hayıflananlar varsa aslında yeni bir başlangıç değil bu. Yaşadığımız hayat seçimlerimizin bir sonucu ve şuan dünyanızı dar eden o kararı verdiğiniz ilk ana gidecek olursanız şimdi nasıl bir karar verirseniz öyle bir yoldan devam etmeniz üzerine bir düşünce.

    Yeni bir karar verdiğinizde o kararınız doğrultusunda mümkün mertebe emin adımlarla ilerlemek önemli ve yolun çöktüğü anda o kararınızı başarısızlık olarak işaretleyip, yeni bir yol denemeniz üzerine bir felsefe. Aslında mitolojik hikayedeki gibi içinde bulunduğunuz labirentten çıkarken ipi takip etmek gibi.

    Bunu okuduğum ve öğrendiğim günden itibaren hayatımdaki bir çok kararımı, beni bu ara çok güçsüz ve mutsuz hissettiren şeyler düşündüm. Bu zamana beni getiren kararlarımı ve henüz denemediğim yolları. Çıkılmaz gibi görünen o hikaye biraz da olsa hala denenmeyen yolardan ve aynı sonuca beni götüren tüm o davranışlardan ayrışınca biraz olsun aydınlandı. Bir kaza geçirdiğinde damar bir şarkı ile hayatı film şeridi gibi gözünün önünden geçen film kahramanları gibi şimdiye kadar yaptığım her seçimi düşündüm. Bir arkadaşım bana sürekli sen fazla cesursun derdi ve bu bana hep gurur duyduğum bir huyum gelirdi ki çoğu zaman öyle . Ama bazen biraz da olsa korku iyiymiş. Erkekliğin yüzde doksanı kaçmak diyen abilerimizden ilhamla bu sefer dövüşmek yerine kaçmayı, biraz uzaklaşmayı hayatıma dahil olduğunda hayatımız özünden uzaklaştıran herkesle ve her şeyle savaşmak yerine olay yerinden uzaklaşmayı denemek istiyorum. Başarısız olursam bunu da “ acemi balık” listeme ekler ve başka bir yol denerim. Ama kendi hayatımı yaşayabilmek, bu hayattaki yerimi bulabilmek adına yolculuğa çıkmak için belki de biraz kaçmam gereklidir.

    Belki Theseus gibi cesur anılmam ama en azından kendime ve bana güvenen insanlara verdiğim sözü tutarak daha onurlu bir yaşam sürerim. Şimdi o labirenti ve sizi hayata geri döndürecek o kırmızı ipi düşünün. Sevgilerle.

    Cozutuk .

    Ariadne- Theseus

  • ALTIN ÇAĞIMI GÖRDÜNÜZ MÜ ?

    Dün Instagram arşivim iki yıl önceki Belgrad gezimizi hatırlattı. O zamanlar çok yakın olduğum bir kız arkadaşımla 2023 ayının Aralık ayında gitmiştik. Aslında Bosna’  ya gittik ama zamanımız varken Belgrad’ ı da gezelim demiştik ve iyi ki de yapmışız.Şimdilerde üçünü de görmek benim için biraz zor.

    Ben o yıl neden böyle bir dilek diliyordum bilmiyorum ama arada bir  ben Boşnak biriyle evleneceğim deyip durdum. Belki sarışın ve renkli gözlü oldukları için belki o zamanlar tanıştığım birinin etkisi ya da klasik mantıksızlığım. Benim isteklerimin çok da sorgulanır bir yanı yok.

     Nihayetinde bir Noel pazarını gezerken kalabalık bir arkadaş grubu ile tanıştık ve herkes saatin erken olmasına rağmen çok sarhoştu. Sırp olduğunu sonradan öğrendiğim bir çocuk tam önümde durdu ve “ bir şey sorabilir miyim, benimle evlenir misin ? “ dedi. (Efe merak etme oğlum bu babanla nasıl tanıştım kısmı değil! ) Teklifi kabul etmeyince de en azından bir kadeh sıcak şarap ısmarlamamı kabul et diyerek şarap ısmarladı. Boşnak bir bey dilemenin saçmalığını evren de anlamış olacak ki benimle dalga geçti de diyebiliriz. Ama oldum olası espiri anlayışını sevmişimdir.

    Bunu anlattığım o video önüme düşünce o geziden diğer fotoğraflara da baktım ve birden sanki hayatımın en keyifli zamanları gibi geldi ama içindeyken o kadar da farkında değildim. Sonra galeriyi biraz daha taradım, Altan’ ın bebeklik videolarını, İzmir’e ilk taşındığım evimdeki arkadaş buluşmalarını, yılbaşı kutlamalarımızı izledim. Sanki hepsi bu yılki anılarımdan daha renkliydi. Ama o zamanlar da sorsanız hep önümde yaşanacak daha iyi günler daha iyi zamanlar vardı.

    Hayatımın en güzel günleri ,altın çağım, geçmişte bir yerde yaşanmış mıydı, yoksa henüz sınavlar verdiğim zamanlarda mıydım? Sanırım hayatın cilvesi tam olarak bu bilinmezliği.

    Kendimi biraz olsun üzgün hissettiğim ilk anda geçmişi romantize ediyorum ve bu da o anlardan biri. Şimdiki zamana haksızlık etmediğin sürece geçmişi romantize etmekte bir kötülük yok. Hep geçmişi güzellemek ya da gelecek günleri beklemek üzerine kurulu bir yolculukta şimdiki zamanı kaçıran o talihsiz insanlardan olmak istemem. Zira o gece mutluydum evet ama bu anının bana şu anda bu kadar keyifli geleceğini bilemezdim. Neticede yükseliş dönemi, altın çağ, ikinci yeniler bunlar hep sonradan yani yaşandıktan sonra başkaları tarafından verilen isimler.

    Anı yaşa felsefesini size sunarak Amerika’ yı keşfetmiş gibi davranmayacağım. Sadece demem o ki şu an yaşadığımız ne varsa, nasıl bir hayatımız varsa ve gerçekten bu hayatı biraz olsun yaşanılır kılmak için çabalıyorsak, bir yerde geçmişe dönüp iyi zamanlardı dememiz çok olağan.

    Zenginler varsa, fakirlik dönemini, evliler bekarlık dönemini, annelerimiz  ilk evlendiğinde belinin incecik olduğu dönemleri romantize etmeyi seviyor. Yalnızlar gelecekteki ilişkilerini, bazı insanlar bir gün bu şehirden gidişlerini, çalışanlar istifa ettikleri zamanları dört gözle bekliyorlar. Kendi altın çağınızı düşünüyor musunuz, zaman zaman aklınıza hayatınızın en güzel zamanlarıydı dediğiniz günler film şeridi gibi dönüyor mu yoksa hayatı komple sevmiyor musunuz ?

    Ben, bir rivayete göre Tolstoy’un günlüğüne ölüm korkusunu yenmek için s.j.v. olarak not düştüğü “ si je vis” yani Fransızca eğer yaşıyorsam ifadesini söylemekten ve Instagram bioma yazmaktan ziyade benimsemek istiyorum. Yani demem o ki dostlarım yaşıyorsak eğer hala her şey mümkün !!

    Henri Matisse – Yaşama Sevinci ( 1906 )

  • Johan’ a Mektuplar

    Johan,

    Bugün tam 23 gündür senden haber alamıyorum. Seni görme ümidiyle neredeyse yarım saate bir  cama çıkıp , her zaman bana gülümsediğin o pencereye bakıyorum ama nafile. Son bir yıldır hayatımın her anını seninle paylaştığım için şimdi anlatacak kimsem olmadığından derbeder bir haldeyim desem sana, ne kadar bencilsin der miydin hiç sanmam. Tsunami var burada demiştin en son.

    – Şimdi ne olacak peki dedim

    -Bilmiyorum, büyük ihtimalle kurtulamayacağım

     dediğin an bana yaptığın şakalardan biri zannediyordum.

    Televizyonu açıp haberlere bakıyorum, tsunamiden eser yok. Evden ödevlerimi yapma bahanesiyle sahibi olduğunu tahmin ettiğim kirli sakallı korkutucu görüntüsü olan o adamın işlettiği internet kafeye gidip bilgisayardan internete bağlanıp haberlere bile baktım. Kimse senin boğulmayı beklediğin o tsunamiden bahsetmemiş. Bu şakanın oldukça kötü ve kötücül olduğunu ilk cama çıktığında sana bağırarak söyleyeceğim. Ya da evde kitaplıkta duran ve sürekli okumamı tavsiye ettikleri ve sırf evdekilere yaranmak için sayfalarına göz gezdirdiğim o kitaptaki küçük kıyametin içinde misin? Tsunamiden kastın kendi küçük kıyametin mi? O kitapta kıyamet ile ilgili o kadar korkunç şeyler anlatılıyor ki, senin küçük bile olsa böyle bir şeyle karşılaşmanı istemem. Bir Perşembe akşamüstü dünyanın alt üst olacağından bahsediyor ama senden haber alamadığım gün Salı olduğuna o kadar eminim ki. Belki de sırf bu yüzden ona küçük kıyamet diyebiliriz. Yine de ben olur da bir Perşembe günü o pencerede belirirsin diye tüm olanları buraya yazıyorum.

    Yeşil kazağı artık giyerken mide bulantım artıyor ama yine de başka kazağım olmadığı için kendimi her sabah bu kazağı giymeye ikna ediyorum. Sezai’ yi bilirsin hani şu çok sevdiğim İngilizce öğretmeni. Tüm sınıfın önünde beni kaldırıp “ what colour is this” diye sordu. İngilizceme o kadar güvenerek “ green “ dedim ki. İşçi sendikaları bu sesimi duysa eylemlerde bana diyafonu uzatmak için çırpınır, tüm basın açıklamalarını bana yaptırırdı. Sonra önümdeki arkadaşımın ne renk kazak giydiğini sordu, ve yine aynı eylemci sesimle “ dark blue “ dedim, sonra yanımdaki ve sonra diğer hepsinin cevabı aynıydı, “DARK BLUE”. O an sesim cılızlaştı, ingilizce öğrenmiyordum, bir sisteme ayak tutuşum sorgulanıyordu. Ece Temelkuran okuduktan sonraki kafam olsa bu “ Biz burada devrim yapıyoruz Sinyore “ der yerime otururdum ama o zaman ana rahmindeki ilk fasulye halime dönerek sandalyeme düştüm. Gerçi ingilizcem yetse annem ile gittiğimiz okul alışverişinde denediğim lacivet ceketi annem bana çok yakıştırdığı için yeşilde direttiğimi ve kadının tüm sözlerine rağmen ben yeşil olanı istiyorum dediğimi anlatırdım ama yetmedi işte. “ It is not dark blue “ hocam demekle yetindim. Sınıfta herkes okuyor diye okumaya başladığım kitaptaki Sırma  böyle şeyler yaşadığında pembe puf puf yatağına atlayıp ağlayabiliyordu ama ben ranzanın üst katında yattığım için, ranzaya  çıkana kadar dramam bitiyor aklım başka yöne kayıyordu. O gün sınıftaki tüm gülüşmelere rağmen tüm sene o yeşil ceketi giydim. Okul süveterinden nefretimle, Sezai bana bunları sorarken kıkırdayan kızlardan nefretim doğru orantılı olarak arttığından her gün okula girerken yeşil azarı yemeyi göze aldım. İnsan ne kadar kötü şey yaşarsa yaşasın bir süre sonra alışıyor. Bu yüzden yaşadığın felakete de alışacağına eminim. Yeşil kazağımla verdiğim bu örnek arasındaki uçuruma sinirlenecek en son insan sen olduğun için rahatlıkla söyledim başka yerde olsa ayıplanırdım. Yeşilin insana huzur verdiğine dair bir sürü şey duydum okudum, bazen şahit oldum ama ben o yıl o kadar sinirliydim ki tek başıma tüm o deneylerin aksini kanıtlar gibiydim.

    Johan, sen de alıştıysan döner misin ? Beni sinirim geçti şimdi seninkileri konuşalım .

    İzma : Karşı komşun

  • ELLERİNE SAĞLIK

    Hangi yıldı şimdilerde hatırlamıyorum ama bir gün tüm aile bir şarkının peşine düştük. İlkokula gidiyorum, eve geldim ve annemin dilinde bir şarkı durup durup ellerine sağlık diyor ama gerisini de tam hatırlamıyor. Biraz mırıldanma, birkaç sözcük ve radyoda sesini ilk defa duyduğu bir adam. Babam yorgun argın tarladan gelmiş annem tüm sevimliliğiyle ona da anlattı. Annem radyoda bir şarkı duymuş, içinde ellerine sağlık geçiyor ve daha önce dinlemediğimiz bir ses diye.

    O zamanlar evde siyah aynı zamanda kasetçalar olan büyük bir radyo var. Kendimi bildim bileli annem nerede iş yaparsa o da onunla oraya gidiyor. İçimizden birimiz kendini hiphop’ a adasaydı omuzumuzda taşıyabileceğimiz cinsten bir radyo. Nedense küçüklük hallerimi hep annem, ben ve radyo ile mutfakta hayal ediyorum. Bir kısmından sonrasını hayal etmeme gerek kalmıyor zira hatırlıyorum. Tezgahın üzerinde ben, ayaklarım tezgahtan sallanırken yanımda o siyah radyo ve nedense genelde Kayahan şarkıları ve tabi annemin yumuşak ve şarkıya çok derinden eşlik eden sesi.. Bence başka bir zamanda ve başka bir evde doğsaydı annem kesinlikle şarkıcı olmak isterdi ya da ben onu hep öyle hayal ederdim.

    Neyse işte o gün annemin dinlediği bir şarkı var ve hepimiz onun peşindeyiz. Bildiğimiz şeyler çok kısıtlı yeni, bir adam söylüyor ve içinde ellerine sağlık geçiyor. Şimdilerde olsa hemen annemin mırıldanmasını uygulamaya dinletir ve şarkıyı bulurduk ama o gün tek şansımız radyoda ya da televizyonda yeniden çalmasıydı. Böyle anlatınca kendimi savaş gazisi gibi hissettim ama artık nostalji yapabilecek yaştayım sanırım.

    Değerli nostalji severler, akabinde  diğer gün annem ile yatak odasını toplarken ev telefonu çaldı. Babam “ çabuk radyoyu açın diye bir kanal ismi söyledi” İşte o şarkı radyodaki adam yumuşacık sesiyle “ellerine sağlık hadi kutla durma bu zafer senin, yüreğine sağlık yalan dünyada tek zaferin” diyordu. Bu mevzudan sonra annem çok uzun bir süre Yalın’ ın tüm başarılarından kendine pay çıkardı. Sanki o gün bize onu dinletmemiş de Yalın’ ı inşaatta şarkı söylerken keşfedip Un Kapanı’ na götürmüş gibi her seferinde büyük gururla sonuna kadar dinletti.

    Cozutuk nereden çıktı bu Yalın nostaljisi derseniz, biraz önce Yalın’ ın bir konser kaydına denk geldim bu şarkıyı söylemeden önce artık “ bir zamanlar sevdiğim birine zalim diyemeyecek kadar büyüdüm, ellerine sağlık diyelim” dedi. Ben de büyüdüğümü ve o çocukluk evimin çok uzakta kaldığını fark ettim. Ama yine de büyük bir evde çoğunlukla mutlu  bir çocukluk geçirdiğimi, çocukluk evimin şu anki hayalperestliğimi bazen fazla iyimserliğimi bana armağan ettiğini fark ettim.

    Hayat hep bir ritimde aynı duyguda devam etmiyor. Ama çoğumuzun aklına kazınan çocukluk anılarımız, evlerimiz, kokularımız, seslerimiz var. Hayatları, benim o zamanlar düşündüğümden çok çok zor olan annem ve babamın bir şarkının peşine düşecek kadar romantik oldukları zamanları, birbirlerini, hayatı, yaşamayı ve kendilerine ait şeyleri sevdiği ve bunları birbirleri ile paylaştığı o ev benim aklımdan ara ara çıkıyor. Nedense bunun yerine daha karanlık anılar geliyor ama bugün ne kadar büyüsem de bir şarkıyla o anlara döndüm. Bundan sonra da Küçük Prens’ in gülünü koruduğu o fanus gibi bazı anları, mutlu çocukluğumu, sevdiklerimin sevdiği şeyleri o fanusta korumaya ve kendi evimin en güzel köşesinde tutmaya karar verdim. Ne de olsa bir çoğumuz sevdiklerimize zalim diyemeyecek kadar büyüdük ya da öyle sanıyoruz. Sevgilerle

    Cozutuk

    Mutluluğun Resmi- Abidin Dino

  • JANE, DÜNYA’YI KURTARMA KUMBARASI VE UMUT ÜZERİNE

    Günaydın. Bu sabah uyandığınızda olmak istediğiniz kişi, olmak istediğiniz yerde ya da birlikte olmak istediğiniz insanlarla mısınız ? Daha da önemlisi kim olmak istediğinizi biliyor muydunuz ? Şuanda kim olduğunuzu biliyor musunuz ya da en azından bu konuda kafa yordunuz mu, fikriniz var mı?

    Sabah sabah bu sorgulama nereden çıktı Cozutuk derseniz ben bu ara tam olarak yeniden bu cenderenin içerisindeyim

    Geçtiğimiz haftalarda kendimi ve Dünya’ mı biraz olsun tüm gerçekliğiyle gözlemleme fırsatı buldum ve biraz Jane belgeselinden biraz kendi yüreğimle söylüyorum ki hala kendime ve Dünya’nın yaşanılabilir bir yer olabileceğine dair umut var.

    Jane belgeselini henüz izlememiş olanların varsa benim maalesef ki ölümüyle tanıdığım primatolog Jane Goodall ‘ ın kariyeri, yaşamı ve yaşam amacını anlatan bir belgesel. Jane’ in serüveni Afrika’ da şempanzelerin yaşamını gözlemleyerek, davranış biçimlerini gözlemlerken aslında şempanzelerin ne kadar da bize benzediğini keşfetmesiyle başlamış. Sonrasında ise birçok şempanzenin tehlike altında olduğunu ve doğanın önlemler alınmazsa hiçbir tür için yaşanılmaz hale geleceğini tüm dünya’ ya kendi zarafetiyle anlatmaya başlamış. Hatta bu çalışmaları yapabilmek için dernek kurmuş, eğitimler vermiş ve hala da bu çalışmalar Jane Goodall enstitüsü ve Roots and Shoots projesi ile devam ediyor. Bir konuşmasında ben tek başıma ne yapabilirim düşüncesi çoğu zaman olur, benim çöp toplamamla mı dünya değişecek ya da sadece ben yediğime içtiğime dikkat etsem bunun tek başına ne faydası var diye düşünüyorsanız evet bir insan dahi çok şey değiştirebilir diyor ve tüm hayatı da bunun kanıtı gibi.

    Şöyle ki hala dönem dönem duyduğumuz ve Dünya’ nın birçok yerinde var olan hayvan deneyleri 1960’ larda da insan doğasına çok yakın olduklarını düşündükleri için şempanzeler üzerinde yapılıyormuş. Jane birçok klinikte yapılan deneyler sebebiyle ölmek üzere olan ya da çok hasta şempanzeler olduğunu tespit ettikten sonra her bir hasta şempanze için görüşmeler yapmış. Ama işin can alıcı ve akıllı kısmı bu görüşmeler sırasında şempanzelerin aslında bu çalışmalar için çok da uygun olmadığını bağışıklık sisteminin insanlardan çok daha dayanıklı olması sebebiyle bilimsel olarak da doğru sonuçlar elde edilemeyeceğini anlatmasıyla olmuş. Klinik yetkililerini o şempanzelerin durumlarını nasıl hastalandıklarını bilimsel ve insani bir yerden tabiri caizse her yönden tam kalbinden anlatmış ve bu sayede bir çok şempanzenin hayatı kurtulmuş.

    Sonraki aşamada ise hasta şempanzelerin tedavi edilmesi için gerekli şartların sağlanması konusunda destek bulma konusunda diğer çevreci ve hümanist insanlardan farklı bir yol izlemiş. Birçok tartışmaya sebep olsa da o bölgede maden arama çalışmaları yapan büyük bir şirketin CEO’su ile bu çalışmalara destek olmaları, barınak inşa etmeleri, tedavilere maddi kaynak desteğinde bulunmaları ve o bölgede ağaçlandırma çalışmalarının yapılması ve bölge halkına istihdam sağlanması için destek istemiş ve istediğini elde etmiş: Şuan Afrika’ da bu tedavi merkezlerinden üç tane var. Tabiri caize aslanın inine girip yavru ceylanı okula yazdırmış ve eğitim masraflarını aslana ödetmiş. Konunun etikliği halen tartışma konusu ama onun bakış açısıyla “ insanlara iyilik yapmaları için fırsat tanımak gerekir.”

    Ekim ayında vefat eden Jane ‘in hayatını izlediğimde aklımda tek bir cümle vardı gerçekten hala bu kadar yapılacak şey varken ben neden bir ucundan tutmuyorum.

    Çocukken mahallede oyun oynadığımız, sadece yazları köye gelen bir arkadaşım vardı : Hilal. Bir gün elinde bir kavanoz, bir sürü oyuncak, bilye şeker ile geldi. Kavanozun üzerinde büyük harflerle Dünyayı Kurtarma Kumbarası yazıyor. Ne yapacağız bununla dedim. “Bak şimdi bunlar benim oyuncaklarım sen de oynamadıklarını getir bunları mahalledeki çocuklara satıp kavanozu gösterip burada biriktirelim.Kimin ihtiyacı varsa onları bulup yardım edelim.” dedi. O bir hafta boyunca evde satabileceğimiz ne kadar oyuncak, bilye, taso varsa satıp kumbarada biriktirdik. Sonra Hilal gitti biriktirdiğimiz parayı kendi mahallelerinde ihtiyacı olan birine verdi. Yaz bitti ve ben o kumbarayı unuttum.

    Hayatımda dönem dönem o kumbara hep oldu bazen hukuk yoluyla bazen bir şekilde o kumbarayı yeniden gündeme getirdim ama nedense hep bunun tek başıma yapabileceğim bir şey olmadığına, tek bir kişinin istese de çok fazla bir şeyi değiştirmeyeceğine, bunun daha kollektif bir iş olduğuna inanmışım. Dünya ‘ ye kendi emeğimiz, vizyonumuz ve bilgi birikimimizle katabileceklerimize dair ara ara bir fitil içimde ateşlense de çok kısa sürdü. Sadece o kumbaraya ve böyle dönemlere ait bir his var içimde : huzur.

    Fziyolojik olarak da bizi diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden birisi Dünya’ ya erken geliyor olmamız. Bir köpek yavrusu doğduktan çok kısa bir süre sonra kendi besinini bulabilir , kendi başına yaşayabiliyorken biz çok uzun bir süre bakıma muhtaç olarak yaşıyoruz. Bizi bir toplumun parçası yapan da aile bağlarımız, dostluklarımız ve o toplumda birlikte yaşadığımız canlılar.

    Hep mevzuya hayvan hakları insan hakları ve çocuk hakları penceresinden bakarken içinde yaşadığımız Dünya’ nın daha büyük bir hızla yozlaştığını, bir kişi Dünya için mücadele ederken en az on kişinin bu değişimin karşısında durduğunu ve bir yerden sonra mücadele etmek için umudun azaldığını unutuyoruz. Hele ki bizim ülkemiz gibi insanca yaşamak için çok çabaldığımız bir sistem içerisinde yaşayan ülkelerde, bu umut bazen neredeyse yok gibi. O yüzden hala bir kişinin çabasının dahi işe yarayacağına dair inanç bana çok iyi geldi.

    Dokuz yaşındaki o kızın dünyayı kurtarma kumbarasını o tozlu raftan indirdim. Önüme koydum  ve kendi adıma içini ne ile doldurum da kime belki önce kendime nasıl faydası dokunur bunu düşünüyorum.

    Dalyan’ da nehir kenarında çayımı yudumlarken yazıyorum bu satırları. Burada aslında tüm hayatın karmaşası devam ederken bu sakin anlarda yaşamın hala güzel olabileceğine dair bir umut filizleniyor içimde. Doğa kendisine davranıldığı gibi davranmak konusunda çok bilge. Hatta belki bazen bize göre daha vicdanlı. O yüzden her şeyin bu evrende bizim etrafımızda döndüğünü ama sadece biizim için dönmediğini hatırlamakta fayda var.

    Jane gibi umudu yeşerten insanların var olduğu bir Dünya’ da görüşmek üzere

    İyi haftalar, sevgilerle

    Jane Goodall -( 3 Nisan 1934, Londra – 1 Ekim 2025, Los Angeles), İngiliz primatolog, etolog ve antropolog.)

  • SUNA ABLA HAKSIZ OLSUN NE OLUR

    Bu hafta manikür yaptırırken Suna Abla ile tanıştık. Bu Nasıl Sarışın filmindeki Elle’ misin sen kızım da hayatına etki edecek insanlarla manikürde tanışıyorsun demeyin. Yeni nesil, kremalı kahve yapar gibi saç yapan kuaförler hariç mahalle kuaförleri çok fazla sırrımıza vakıf olmaktan dolayı tehlikeliler. Neden bilmiyorum oraya düzenli olarak gelen tüm kadınlar olarak kuaförümüzle ve birbirimizle dertleşmeyi çok seviyoruz.

    Eski mahallemdeki kuaförüm kremalı kahve türünden olduğundan orada son derece iyi bir iş kadını olarak tanınıyordum mesela. İşleri mükemmel giden haftada iki kere önemli toplantıları için fön çeken, kendisi bununla uğraşamayacak kadar yoğun o kadın. Yeni mahallemde tüm foyam, sadece kendimi iyi hissetmek için fön çektiğim falan hepsi ortaya çıktı. Yani demem o ki dünyayı yöneten beş aileden daha tehlikeli bir şey varsa o da mahalle kuaförleri çünkü tüm mahallenin sırlarını bilen sayılı insanlardan biri. Kendisini bu yazıda afişe etmeyeceğim ama sevgili kuaförüm okuyorsan sen tehlikeli ama bir o kadar da tatlı olanlardansın ! ( Saç kesim zamanım yaklaştı bazı şirinlikler yapılmalı üzgünüm )

    Neyse Suna Abla altmış yaşlarında son derece zarif, dededen İzmir’li o şuh ailenin kızlarından biriymiş. Suna abla ile konuşurken sizi o kadar dikkatli dinliyor ki size ne cevap vereceğini mi düşünüyor yoksa söylediklerinizi mi tartıyor anlamıyorsunuz. Belki de bizim kuşakta olmayan şeylerden biri de bu kadar dikkatli dinlemek olduğundan mıdır konuşurken kendinize istemeden çeki düzen veriyorsunuz. Dışarıdan o kadar sakin, o kadar naif gözüküyor ki hayatı boyunca pamuklara sarıp sarmalanmış, güzel evlerde güzel sofralarda tasasız büyütülmüş gibi. Ama bazen görünüş çok yanıltıcı olabiliyor. Bir insanın iç huzurunu bulması için bazen çok büyük fırtınalardan sağ çıkmış olması gerekiyormuş. O kadar çalkantıdan sonra kendi dengenizi buluyorsunuz ya da hayatın zor da olsa hala devam ettiğini ve yaşamaya değer çok şey olduğunu da görünce daha dengeli bir insan oluyorsunuzdur belki. Şuan ben alabora olduğumdan bu konuya biraz uzağım ama altmış yaşına gelince mutlaka haberdar ederim.

    İşte ben bu entelektüel kadına falcıya gittiğim o trajikomik anımı anlattım. Evet falcıya gittim, bundan utandığım için sır olarak saklamayı düşünüyordum ama yalnız olmadığımı biliyorum o yüzden rahatlıkla anlatıyorum. Türk romantik komedilerdeki hüsrana uğrayan kadınların yaptığı her şeyi yaparsam bu zamanların daha kolay geçeceğine inanıyorum. Saçlarımı sarıya boyatmak da dahil ! Falcı bana şuan kimi seviyorsan bırak gitsin senin kaderinde yaz dizisi yakışıklısı var minvalinde bir şeyler söyledi. O mükemmel adam bir yerde beni bekliyormuş, bir doksan, altı dil biliyor, Ege ‘ de bir yerde yaşıyor, beni aşırı seviyor, zengin, saygın bir iş insanı falan daha neler neler.. O dizilerin ilk bölümünde arabadan inen kaslı, zengin mükemmel o adamı ve arkada çalan Sezen Aksu seni yerler şarkısını bildiniz mi, tam olarak öyle bir şey! Adam,benim şişmiş gözlerime ve falcıya gelecek kadar umutsuz ruh halime acımış olsa gerek bana bir sezon yaz dizisi çekti anlayacağınız.

    Ben hikayenin bu komik kısmını Suna Abla’ ya anlatırken tatlı kahkahasıyla çok güldü. Sonra olay tam olarak görmüş geçirmiş o kadından hayat dersi aldığımız o kısma geldi. Tüm o zarif olmak için yaratılmış küçük ama etkili mimikleriyle bana dönüp ;

    “ Ben geleceği bilemem, tabi o mükemmel adam belki de senin kaderin ya da asla öyle biri olmayacak. Ama bildiğim tek bir şey var ki insan her zaman birini sevemiyor. Sevmek öyle bir şey ki bazen insanın başına şu koca hayatta bir kere geliyor ve inanır mısınız zaman hem çok geniş hem de çok dar. Ben bu dükkâna gelmeye başladığımda yirmi beş yaşında gencecik bir kadındım, bu dükkan marketti benim hayatım bambaşka bir yerdeydi. Şimdi altmış yaşındayım, bu dükkan artık bir kuaför ve ben hal buraya geliyorum ama o kadından bambaşka biriyim ,aradaki otuz beş yıl nasıl geçti hiç anlamadım. Yani çocuklar bu akıp giden zaman içerisinde insanın birini sevmesi, sevilmesi o kadar kıymetli ki. Bunca zaman içerisinde size kalan sayılı şeylerden biri o oluyor. O yüzden ona sahip çıkın .”

    Dedi. Sonra da “ tabi sen yine de falcının numarasını bir ver bakalım bana ne diyecek diye ekledi.!

    O günden beri Suna Abla, Ezginin Günlüğü, Hümeyra  ve Nicholas Sparks haksız çıksın diye dua ediyorum. Eğer onlar haklıysa da bu benim yanıldığım o kısım olsun. Eğer tek bir hakkım varsa ve ben burada kullandıysam yaşadıklarım için müteşekkir olurum ama yaşayamadıklarım için bir parça üzülürüm.

    Belki gerçekten Suna Abla ve bir çok kişi haklıdır ve insan hayatta sadece bir kere gerçekten seviyordur ve hikayenin sonu nasıl olursa olsun yine de yaşadığını hissetmek bile bir ömür boyu yetiyordur. Ya da bu sevmekten korkan insanların uydurduğu bir şehir efsanesidir. Zira sevmek, kalbini tam anlamıyla açmak, iyisiyle kötüsüyle kendini göstermek ve birini gerçekten görmek Tarkan’ ın ahtapotla dövüşmesinden daha fazla cesaret isteyen bir şey ve buna cesaretimiz olmadığında havlu atıp ağıt yakıyoruzdur.  Belki de bir kere bu cesareti gösterdiğimizde ve karşılığı kalp kırıklığı olduğunda bir daha aynı sokaktan geçmeye dahi korktuğumuzdan hayatta bir kere böyle bir yere varabileceğimize inanıyoruzdur.  Fallara ve kalbime olan inancım artık kalmadığından bunu ancak yaşayarak göreceğiz, yine de Allah’ım bir seferlik de olsa Suna Abla haksız çıksa olur mu ?

    Sevgilerle, Cozutuk ,

    Venüs’ ün Doğuşu- Sandro Botticelli

  • ALTERNATİF

    Aradan geçen bir yıl sonra bu bloğa ilk yazımı yazıyorum. Çünkü sonum Dalyan’ da geçen kış tanıştığım kitabı olmayan yazar gibi olsun istemem.

    Geçtiğimiz bir yıl içerisinde çok şey oldu. Hepsinin özetini geçmem mümkün değil ama ölüme ve hayata yakınlığımla hayatı gerçek manasıyla yaşadım. Hayatıma hiç beklemediğim anda hiç beklemediğim kadar sıcak bir yerden yeni insanlar aldım ve bazı insanları uğurladım. Bunun çetelesini tutmadım desem yalan olur çünkü her kaybettiğim yerde çok uzun süre bekledim. Tüm bunlara rağmen hayatın değerini ne kadar anladın derseniz, o arabanın bana çarptığı ve kaburgalarımı çok ağır hissettiğim o an bile yeterli olmamış olabilir. İnsan hiç durmadığı, soluklanmadığı zaman ne kadar yorulduğunu ya da ne kadar yol aldığını anlayamıyor. Annemin doğduğumda kulağıma Usain diye üflediğinden bu sebeple hep şüphelenmişimdir. Koşuda da iyi olmadığımdan olsa gerek hayatımın belirli yerlerine yavaşla tabelası çakmak farz oldu diye yaşıyorum bunları diye düşündüğüm çok olay var ama sonuç nafile!  Ama bunu en iyi ceza hukuku hocam bilir ki ben sınavlarda bütünlemeye kalmayı ve hatta mümkünse yaz okullarını ve hatta bir sene uzatmaları, iyice sindirmeleri çok severim. Nihayetinde şuan bir Pazartesi sabahı artık gerçek anlamda bir yazar olmaya karar verdim. İyisiyle kötüsüyle yaşadıklarımdan en iyi dersi ben yazarak çıkarıyorum belki de başka türlüsünü bilmiyorum.

    Bu sabah kahve demlerken aslında çok da sevmediğim ama dur bir izlemeyi deneyeyim dediğim Katarsis programının bir bölümünü açtım. Konuğu Melis İşiten’ di. Programda dostluktan, kalabalıktan bahsederken Melis İşiten “ Güzel ilişkiler kurmak mücadele gerektiriyor, artık herkes delirmiş durumda birbirinin alternatifi var diye düşünülüyor ama benim bir alternatifim yok, benim arkadaşlarımın alternatifi yok “ dedi.  Bu cümle bir kaç haftadır içinde bulunduğum çıkmaza o kadar iyi geldi ki. Yakın zamanda benim için çok değerli birini kaybettim. Dört yıl sonra ilk defa böyle hissediyorum ve bu his beni çok derinden üzüyor. Bu herkesi üzer Cozutuk kim buna üzülmez derseniz ben hayatımdan kendi isteğiyle ve derin yaralar bırakarak giden insanlar için bile kendimi çok üzebiliyorum ve dostlarıma göre bu benim zayıf yanım. Hayatında seni istemeyen insanlar için üzülmeyi bırakman lazım cümlesi bana çok mantıklı gelirken içim buna el vermiyor. Bana burada batan, beni rahatsız hissettiren bir şey var. Başlarda herkes tarafından sevilme isteğinin bu hissi getirdiğini düşünüyordum ama değil tam olarak Melis İşiten gibi hissediyorum. Hayatımdaki, hayatımızdaki herkesin hayatımıza kattığı şey bambaşka. O başka biri kendine has, alternatifi yok. Bu yüzden hayatıma bir şekilde giren, renk katan benim hayatına dahil olduğunu bildiğim insanlar için kabilesini korumaya çalışan yerliler kadar mücadele ettim ve her daim ederim.

    Hayatınızdan giden ya da sizin uğurladığınız biri için artık o rengin hayatınızda var olmaması yüzünden üzülmek normal. Yaşadığımız Dünya’ da iletişim kurmak, hayatınıza yeni bir arkadaş, bir sevgili almak ne kadar kolay gibi görünse de herkesin kattığı renk farklı olduğundan bu bir yanılsama. Zor yoldan öğrensem de kaburgalarımın ağırlığını hissettiğim o andan hastanede gözümü açtığımda en yakın dostlarımdan birini görmenin verdiği rahatlıkla anlayabildim. Geç de olsa öğreniyor insan!

     Sadece kötü anlar için bu renklere sahip çıkmaktan da bahsetmiyorum; çok sevdiğiniz birinin heyecanına ortak olurken, bir bahçede yan yana otururken her şeyin üstesinden beraber olduğunuz için gelebileceğiniz halüsinasyonuna kapılırken ya da sıradan bir günde o renk ışıl ışıl orada durur ve dersiniz ki ben bu koca yaşlı şişko Dünya’ da yalnız değilim.

    Romantik bir yerden söylediklerim, kimseyi hele ki kendi renklerimiz soluklaştıysa ya da artık burada durmak istemiyorsa ya da o da ışıldamak için can atmıyorsa hayatımızdan uğurlamayalım şeklinde de anlaşılmasın. Hayatı renklendiren siyah dahi olsa orada güzel durduğunu bilen o insan için vicdanın rahat olduğu yerde hoşça kal demek de bir erdem. Hayatı biraz daha yaşanılır kılan da bu erdemlere ve bunları hatırlatan insanlara ve olduğu gibi kendine sahip olabilmekte.

    Mücadele ettiğimiz ve bunun değerini bilen herkese, sevgilerle ,

    Cozutuk

    Summer Evening – Edward Hopper (1947)

  • BİZE NELER OLDU MİA ?

    Şirince’ de o her zaman gittiğim pansiyonda, sarmaşıklar altındaki köşemdeyim. Herkesin mavili kapılar önünde kalabalık ve ünü yerleri tercih etmesinden buranın sadece bana kalmasından son derece memnunum doğrusu. Kırmızılı yeşilli renk cümbüşüyle sessizliğin içinde  Mia’nın söylediklerini düşündüm. 

    Kendimizi değiştirmemiz mi gerekiyordu? Bana kaderimin bir oyunu mu bu arabeskliğine kapılıp senaryoyu doğru okumayan ve  doğru zamanda yanlış repliği söyleyen biz miydik gerçekten? Kal dememiz gereken ve bunu içimizde bir yerlerde bildiğimiz halde git demek adettendir diye öyle dememiş miydik? Tüm renklerini  al ve başka yerde aç demek gereken yerde o tual seni kötü gösteriyor, aslında renklerin çok güzel dediğimizden olsa gerek odaların hepsi şarap beyazı olmamış mıydı? Mia’ nın anlattığı ve google’un dediğine göre eril ve dişil enerjinin dengesini alt üst ettiğimizden oluyormuş bunların hepsi. Ne bu eril ve dişil enerji derseniz bu evi almalıyım diyen eril, evin bu köşesini rengarenk çiçeklerle donatalım diyen dişil enerji. Uruguay’a gitmeliyim diyen eril, giderken bana o çok yakışan kırmızı elbiseyi giyeyim diyen dişilmiş. Yani yapmalıyım bunu, başarırım diyen, hırslı, kararlı tamamen aklıyla hareket eden eril;  daha anlayışlı, hassas, hisleriyle hareket edense dişil enerjimizmiş. Terminolojisi  yanlış  gelse de erkekler ve kadınlarda ikisisin dengesi sağlanmazsa tüm ilişkilerin – arkadaşlıklar, iş ilişkileri, evlilikler, gönül bağları- sarsılması kaçınılmazmış.

     Güçlü akıllı kadınlar olmak, kendimizi korumak için eril enerjimizi sürekli yenileyen dişil enerjimize sen biraz misafir odasında bizi bekle büyükler konuşacak canım  diyen, hep verici tarafta olmak zorunda kalan bizim sorunumuz bu diyen Mia’ ya da söyledim.. Başka türlüsü nasıl olur bilmiyorum. Herkes karanlıkta yolunu kendi bulmaya çalışırken biraz elini yakar, biraz tökezler, meşaleyi bulunca da çığlıklar atarak sevinir sanıyorum. Çizgi filmin sonunu babaanneden umudu kesen Tweety’ nin Sylvester ile olan mücadelesinden hayat dersi çıkarmayın yazmayı unutmuşlar. 

    Yardım istemek, bazı şeylerin üstesinden yalnız gelemeyeceğini anlamak ve hatta buna gerek de olmadığını görmek güçsüzlük belirtisi değildir belki de. Kendi özüyle barışık olmak, sevdiklerinin de tabloya dahil olmasını istemek, tablonun  renkleriyle uymayanı başka tabloya daha çok yakışırsın demekten geçiyorsa ya güçlü olmak?

     Deneyelim o zaman Mia, ben misafir odasının kapısını açayım sen ışıkları yak !!! 

  • DEPREM, İBRAHİM’ İN ANISINA

    O sabah hepimizin hayatı sonsuza kadar bir daha geri alamayacağımız şekilde değişti.

    Depremden bahsediyorum. Belki uzakta yaşayanlardan biri olarak bu yazıyı en son yazacak kişi ben olabilirim. Çünkü tam kalbinde değildim ama sevdiklerimin çoğu oradaydı. Hala sanki o zamanlar yaşanmamış gibi, koca bir delik ama hepsi gerçekti.

    Depremden sonra ilk defa eve bu hafta Maraş’a gittim. Koca bir sekiz ay geçmiş.Şubatta gittiğimde koca bir felaketin içerisindeydik, yas tutmak için bile çok erkendi.Ama şimdi tüm gerçekliğiyle şehir oradaydı.Hiç Maraş’ a gitmemiş olanlarınız için kalabalık ve ünlü bir caddemiz var : Trabzon Caddesi. Mağazaların, dondurmacıların ve bir çok işyerinin bulunduğu yemek yiyebileceğiniz, alışveriş yapabileceğiniz bir cadde. Caddeydi yani. Şimdi o caddeden geriye sadece bir kaç bina,enkazlar ve ölüm kalmış. Eskiden Kervan’ ın oradayım, şelale parkın karşısındayım, eski SGK binasının önündeyim dediğimiz cadde tanınamaz halde. İçine koca bir şehri alarak gömüldü. Artık koca bir cenaze evi. Yas tutmaya bazılarımız yeni başladı bazılarımız yaşama devam etmeye, bazılarımız ise bilinçli ya da bilinçsiz olarak o günü hatırlamamaya çalışıyor.

    Depremi anlatan herkes sesi ve ardı arkası kesilmeyen dalgalanmayı, göğü anlatıyor. Sanki bitmeyecekmiş gibiydi diyor, hatta bittikten sonra bir buçuk dakika olduğunu öğrenen biri vallahi daha uzundu o kadar kısa değildi demişti. Bize küçükken anlatılan bir kıyamet vardı. Köyün hocası kıyamet alametlerini anlatırken bir Perşembe gecesi gök kızıl olacak demişti. Bir çok insan o an kıyametin koptuğunu düşünmüş. Haksız da değiller. Bir kıyametti, bazılarımızın hayatı bitti bazılarımızın ise sonsuza kadar değişti. Sadece sura üflenmedi.

    Bende o gün, sadece Hülya’ nın sabah deprem oldu ben iyiyim, bizimkiler iyi merak etme dediği ve saatler sonra Didar’ ın iyiyim dediği anlardan ibaret. Sabah telefon çalınca gayri ihtiyari açtım ve deprem olmuş sesinden sonra bizimkilerin sesini duydum. İyilermiş, evden çıkmışlar, arabada bekliyorlarmış.Sonra orada yakını olan herkes gibi herkesin hayatta ve durumunun iyi olduğunu öğrenmeye çalıştım ama hatlar kesikti. haberlerde çok az şey vardı sadece bir felaket,herkes bundan emin. Ne oluyor tam anlamadık, Maraş’ taki en yakın arkadaşımı aradım sesi geldi rahatladım. sonraki iki saat sadece ekran başında bekledim neyi beklediğimi bilmeden. Öğle saatlerinde bir büyük deprem daha oldu ve yine bir sürü bina yıkıldı, haberler dehşetti. Ailemin sesini duydum ama Didar’ a ulaşamadım. Ondan sonra sesini duyana kadar zaman nasıl geçti ne oldu biraz flu. İlk başlarda o çıkmıştır, güçlü kız hep bir yolunu buldu yine bulmuştur derken ikinci depremin görüntüleri düştü önüme, korkum giderek katlandı. Arayabileceğim herkesi aradım, twitter, instagram ne varsa Didar’ ulaşabilecek kim varsa her şeyi denedim. Köyün imamı kıyameti anlatırken kimse diğer insanların farkında olmayacak demişti. Bu kıyamet değildi o zaman daha beterdi. Akşam saatlerinde Didar’ ın sesini duydum. Hayattaydı.

    Sonrasını hep birlikte yaşadık. Günlerce çadır, erzak, soğuk ama kış diye kendimizi yakından , içinden ve uzaktan parçaladık. Enkazlardan bir umut hala yaşayan var mı diye herkes yakınlarının yaşadığı binaların başında bekledi, bir kepçe gelsin şu sütunu kaldırsın belki hala hayattalar diye her gece her gün nöbet tuttular. Kendi elleriyle kendi emekleriyle enkaz kaldırmaya çalıştılar, içeriden ses geliyor biri yadım etsin çığlıkları kesilmedi. Çaresizlik içindeydik. Biz uzaktakileri bırakın, içindekiler bile çaresizlikle izledi. Toplu mezarlar kazıldı, kimliksiz cesetler gömüldü, bu sırada şehir sallanmaya devam etti. Şubat ayında kara kışta arabalarda, battaniyelerle çoluk çocuk kucak kucağa geceler geçti. Gün geçtikçe kayıplarımız arttı, umutlarımız azaldı enkazda kalanlar için.

    O sırada twitterdan biri mesaj attı, İbrahim’ e ulaştınız mı diye. İbrahim. Hataydaydı, biz görüşmesek de benim nasıl İbrahim aklıma gelmedi dedim, kimse ulaşamamış, yeni evinin adresini bile bilmiyorum ki twitterdan yayalım.Ulaşamadık, bir kaç gün sonra Didar ailesinden haber almış evi yıkılmış enkazda kalmış. Çok geçti. Bu yazıya aslında ondan bahsetmek için başladım ama buna hakkım var mı bilmiyorum. Sadece tanıdığım en iyi insanlardan biri olan ve bir zamanlar hakiki olarak dostum olan İbrahim’i anlatmak istedim. Ama bunu okusa yine fazla edebi yazmışsın, gerçek Dünya’ dan hala uzaksın, felsefe yapıyorsun derdi büyük ihtimalle.

    İbrahim ile Maraş’ ta radyo programı yaparken Didar sayesinde tanıştık. O zamanlar küçücük ve çoğu şeyden habersiz Dünya’ mızda kitaplarla, şarkılarla ve bisikletlerimizle Dünya’ ya karşı direniyorduk. Dört kişiydik, kısa filmler çekmeye çalışıyor, radyoda her konu üzerine tartışmalar yapıyor, bir yaraya nasıl merhem oluruz ya da biz olmak zorunda mıyız diye sohbetler ediyorduk. İbrahim grubun pesimistiydi, onun yüzüne hiç söylemesem de beni bu bazen çok yoruyordu ama şimdi fark ediyorum pesimist değil realistmiş.

    Bisiklet turları yapıyorlardı, ben de bisiklet korkuma karşı gelip cesaret ettikten sonra beni de aralarına aldılar. Ben gerçekten alışana kadar çok kez yanımdaydı. Ama ben İzmir’ e geldikten sonra neden bilmiyorum bağı kopardım ve o kıyamette evini bilemeyecek kadar uzaktım. Galiba bu yüzden onu anlatmak bana düşmez ama şunu söylemek gerek ki tanıdığım en iyi insanlardan biri ve gerçek bir dosttu. O kadar yıl Kpss’ ye çalışıp atanmak için didindikten sonra Hatay’ a atanıp bunun tadını bile çıkaramadan bu felaketin ortasında can vermeyi hak etmedi. Çoğu insan gibi…

    Sonrası insanın yaşama tutunma çabasıydı. Bizim evin önüne bizimkiler çadır kurmuşlar, hayat devam ediyor ama kime söylemese de herkes hala o geceden korkuyordu. Daha da kötü olamaz artık dediğimiz ne varsa oldu. Şehirler ısındıkça enkazlar koktu, öldüğümüz yetmiyormuş gibi bunun kokusuyla da kaldık. Ve daha acısı ben bunları sadece şehirde sevdikleri olan ve depremden sonrasında giden biri olarak hissettim ve yaşadım. Ya içinde olanlar, dedim ya onların ve kalbi orada olan herkesin hayatı değişti.

    Sekiz ay sonra gittiğimde unutanların, unutmaya çalışan insanların yanında o anı yaşayan ve hayatımızın bir ana bağlı olduğunu kavrayan çok insan vardı. Annem İzmir’ e dönerken bana sarılıp görmek istediğin insanları istediğin zaman gör kızım, yapmak istediklerini yap insanın sonra bazı şeyler için zamanı olmuyor deyince anladım. O zamandan sağ çıkan çoğu insan için hayat artık kısa. Sadece o an var, hayatta olduğu ve sevdiklerini görebildiği o an.

    Felaketlerin öğretici yanına şiddetle karşıyım, hayatın kendi yaşam seyrimizde bir akşamüstü göğe bakarken farkına varmak istiyorum. Ama istemeyerek de olsa o günden kalan tek şey çaresizlik hissi ve sevdiklerimizin sesini duyduğumuz o anki nefesimiz.

    Kaybettiklerimiz ve kaybettikleriniz için içimizde bir köz kaldı ara ara harlanıyor.Umarım bir gün biri İbrahim’ i, o günü ve karanlığı hakkıyla anlatır.

    Sevgilerimle