Yaşamın anlamı nerede, kimin avucunda saklı, nasıl geçecek bu kendini arama hissi bilmiyorum ama yollara gizledikleri bir şeyler olduğu kesin.
Hep aynı döngünün içinde yuvarlanırken uyandım. Uyandıktan sonra bir daha aynı rüyayı göremem diye korktum. Gel gör ki görmedim de. Kalbimin daha hızlı çarptığı günleri özlemekle geçen günlere üzülürsem nankörlük olur mu diye sordum. Cevap veren olmadı. Sonra gözümü açtığımda o balkondaydım. Ne ileri ne de geri gidebileceğim o balkona hapsolmuştum. Şimdi, burada her şeyi konuşabiliriz. Bugün içimizde kalan ne varsa anlatmamak büyük kayıp olur. Sevgiden de nefretten de bahsetmenin tam sırası!
Ama izin ver boynumun bağımsızlığını ilan edip gereksiz kasılmasına engel olmak için önce birkaç dakika kendimle yalnız konuşayım. Koca bir demlik çay demlemek de bunun bahanesi olsun. Balkona olabildiğince geç gelmek için, ikimize bir aşirete yetecek kadar çay demlerken; kendimi, konuşmamak için yemek yapan kadınlar gibi hissettim. Bazı uzun sofralar da böyle kurulur nihayetinde. Kimsenin canının çay içmek istediği yok aslına bakarsan da alışkanlık işte. Hapşıran kişiye çok yaşa demek gibi. Halbuki çok sev de diyebilirdik.
Buradayım. Her ne olduysa yine de farklı olsun istemezdim. Yaşadıklarım, sevdiklerim, korkularım, inançlarım, dualarım, çaresizliklerim olmasaydı şuan bunları düşünüyor olmazdım. Kalbimin var olduğuna bu kadar inanmazdım. Üzüldüğüm tek şey içimde bir şeylerin ve en çok da kendimi ifade etme biçimimin körelmesiydi. İşin erbabı birine sorsaydım uzun süreli inkardan derdi ama sormadım.
Bu balkonda, sanki tüm dünyamızın sığdığı ve bunun benim bir düşüm olduğu bu balkonda tüm gizlerimi anlatmak istedim sana.
Keşke böyle olmasaydı.
Ne değişirdi ki !
Çayını usulca içerken tüm anlatma hevesim birden kaçtı. En son hatıramızın bu olacağını bilmek bir karadelik gibi içine çekti her şeyi.
Haklı ve mutlu olduğunu görünce üzüldüm. Kötü bir insan mı yapar bu beni?
Bakma öyle. Biraz daha mutlu olabilirsin. Şimdi şu masadan kalkmak istiyorum, kalkamıyorum. Sahilde oturuyorum, gidemiyorum, bekliyorum.
Umudumuz bitmiştir Rafet Bey. Siz başlayın şarkıya ben burada bekliyorum !
Nehrin kenarındayım. Bu ara sık sık kendimle baş başa kalmak istiyorum. Bu da o anlardan biri.
Okuduğum kitapta “Hayatımızın ilk dönemlerinden bugüne taşıdığımız alacaklarımızı yetişkin insan olarak kurduğumuz ilişkilerden tahsil etme hakkında sahip değiliz “ diyor Engin Gençtan. Zamanında mecburiyetler silsilesinden terk edilmiş bir çocuk olduğum için mi senin ansızın gidişin beni mahvetti yoksa senin beni terk edeceğini bile bile mi dostum olarak seçmiştim emin değilim.
Beni anlıyorsun hatta bazen beni sadece sen anlıyorsun sanıyordum. Belki de öyleydi ya da bu benim hüsnükuruntumdu.
Seni bazen tek bir sebepten özlüyorum. Senin yanındayken, sen varken hayat lilaydı. Hayatımdaki çoğu insan o rengi sevmese de ben aynaya bakınca gülümsüyordum. İnanmazsın bir ara gamzelerim bile çıkmıştı. Olanlar, ihtimaller, gün batımları, ansızın gelişlerin beni Dünya’ nın en lilası yapıyordu. Bununla yetinebilseydim öyle kalacaktı belki de ama ben senden olmadığın bir renk bekledim.
Johan işin kötü yanı sen de bana hiç acımadın. Fırsatını bulduğun ilk anda hayatımdan o renklerin hepsini sildin. Yine de beni iyi bir kalbim olduğuna inandırdın. Bunu bilinçli olarak mı yaptın bilmiyorum ama ben kalbime inancımı yitirmişken sen hep inandın.
“ Senin kalbinle ben ne yapacağımı bilmiyorum ama kimsenin kırmasına izin vermem” demiştin bir keresinde. İyi haber senden çok kimse kıramadı. Kötü haber geriye bir şey kalmadı. Ama tüm suçu sana atmak haksızlık olur ; bunu söylerken o kadar güzel bakıyordun diye tüm kalkanlarımı indirdiğim anda oldu tüm bunlar. Hataydı ama büyümenin başka bir yolu yoktu.
Şimdilerde yetişkin ve liladan çok uzağım. Aramızda şehirler, mesafeler ve daha neler var neler. Kendine iyi bak . Sevgilerle
Başka bir evrenin bahçesinde Tolstoy İnsan ne ile yaşar okuyorum. Kitapta usulca “ Kalbine bir sor böyle yaşanır mı hiç ? “ diye soruyor bende yağmurlar.
Çok başındayım kitabın belki hayatın da ama aynı zamanda geri dönemeyecek ya da bırakamayacak kadar da ilerlemiş gibiyim. Buna rağmen çok şey yaşadım bazılarından dersler aldım bazıları kilerde ayıklanmak için bekliyor.
Ara ara hayata dair büyük konuşmalarda lazım olursa diye çıkarıp baktığım ve tekrar ettiğimi birer anı.. Şimdilerde tecrübe diyorlar.
Sonra bir kadın, alelade bir mindere otururken o kazana attığım tecrübelerden birini dün ucundan gördü, belli ki ona da tanıdıktı.
“ Çok güçlüymüşsün “ dedi.
Çok güçlü! Uzun zamandır kendime söylemeyi unuttuğum bir şey. Çok güçlüsün. Gerçi bana o zamanlar öyle gelmemişti. Ben sadece oradan sağ salim çıkmakla meşguldüm. Bir keresinde dağ yürüyüşü yaptıktan sonra rehber gelip yürüyüş boyunca hayata dair dertlerini düşündün mü demişti. Hayır dedim sadece düşmeden yürümeye odaklanmaya çalıştım. İşte bu sporun en güzel yanı da bu demişti. Çünkü bir an olsun dikkatin dağılırsa sakatlanabilirsin. O zamanlar da tam olarak öyleydi sadece hayatta kalmaya çabalıyordum.
Yüzmeyi yeniden öğrenmek gibiydi. Suya güvenmediğin için boğuştuğun zamanları hatırla! O çırpınışları.. Yüzmeyi öğrendiğim ya da en azından suyun üzerinde kalabildiğim anda nefes aldım. O an anladım çok güçlüydüm artık. Kendimle ve hayatla olan boğuşmam biraz azaldı. Nefes almanın tadına vardım. Kim bilir belki bir gün yüzmeyi öğrenip derinlere de dalarım. Ya da bahçemi yetiştirir kendi bahçemde güneşi ve dostlarımı selamlarım. Sevgilerle
Seni görmeyeli 23 gün oldu ve ilk defa özlemekten çok yoruldum. Tek temennim benden iyi olduğunu düşünmem, öylesin değil mi ?
Ben şuan Dünya’ nın en turuncu koltuklarında aklımın ücra köşelerinde kendimi arıyorum. Yine varoluşsal bir sancıya düştüğümü sanma bu sefer gerçek anlamda kendimi arıyorum.
Onu tanımadan önce nasıl biriydim hatırlamıyorum Johan. Neyi severdim nelerden nefret ederdim, beni en çok ne yapmak mutlu ederdi ve neye mutsuz olurdum? Mesela onu tanımadan önce gece uyumadan önce neyi düşlerdim ya da sabah ilk uyandığım anda aklıma ne gelirdi ?
Can Ozan bir şarkısında “ bir kadın gelir değiştirir seni “ diyordu da hafıza kaybından bahsetmemişti. Gerçi Jim Carry bahsetti de ne oldu yine bize yangınlar!
Beni eskiden tanıyan kim varsa tek tek sormak istiyorum ben nasıl biriydim? Bu kadar dengesiz miydim mesela. Cenazemde sorulacak beni nasıl bilirdiniz sorusunu biraz öne çekmem mümkün mü Johan? Tüm dost ve akrabalarımı toplayıp “ beni onun öncesinde nasıl bilirdiniz “ diye sorsam olmaz mı ?
“ Ey cemaat beni nasıl bilirdiniz ? “
Akrabalarımdan alacağım cevaplara çok güvenmesem de dostlarıma güveniyorum zira ben çok hatırlayamıyorum. Bu hafta bunu çok düşündüm sonra dün, henüz bu kadar çok şey başımıza gelmemiş ve kalbimiz bu kadar çok kırılmamışken bir yaz tatilinde arabamızı kaybettiğimiz o otoparkın önünden geçerken fark ettim ki istesem de o günlere dönemem. O insan olamam. O zamanın üstünden çok sular aktı, kendime kattığım çok fazla insan, hayatımdan giden çok şey oldu.
Oruç Aruoba bir kitabında “bir yeri gerçekten ve toptan terk etmeyen yeni bir yola çıkamaz ( Tanrı Lut’ a boşa dememişti ya geriye bakmayacaksın diye ) “ diyor ya ben arafta kaldım. Hatırlamadığım o versiyonum nasılsa artık ona dönemem. Gerçi bir makine ile o halime dönme şansım olsa da ne kadar mantıklı bilemiyorum. Bu kadar yılı bu kadar şeyi boşa yaşamış olamam. Yaşadıklarım beni bambaşka bir insan yaptı ki o halimden eser yok, belki iyi oldu belki kötü ama şuan bu insanım. O seçimleri ben yaptım, o kararları ben verdim. Belki bu ben kimdim telaşem biraz olsun acımı hafifletmek için aradığım bir yol bilemiyorum. Ama o hatırlamadığım o insana dönmek istemiyorum. Acım da, yıllarım da, bu halim de benim.
Bugün hayatı tartarken kefenin ağır çeken kısmına hep değişenleri eklediğimi ve buna göre değerlendirdiğimi fark ettim. Ne kadar büyüdüm, kaç kitap okudum, saçlarıma düşen aklar, yüzümdeki çizgiler, yeni şarkılar, kalbimin bozuk aritmisi, Sezen Aksu’ ymuşçasına tuttuğum kimler geldi kimler geçti bakkal defterim, daha neler neler.
Sonra durdum tüm bunlar olurken hiç değişmeyenleri ya da diğer türlü izah edeyim her şey olurken yanımda olanları, bende kalanları düşündüm. Ailemi, neşemi, kendimi bildim bileli hayatımda var olan kız kardeşimi, defter renkleri değişse de her yıl hevesle başladığım ama bir yerde kopan günlükleri, on dört yıllık dostlarımı, bir çantanın gizli cebinden çıkan eski mektupları, hep farklı şeyler uğruna sabahlamalarımı, her hafta aldığım çiçekleri, hayatımdaki bilge kadınları, hala denize bakınca sakinleşmemi düşündüm. Değişen her şey elbet bir yol haritasıdır, elbet insana öğretir öğretmiyorsa çıkmaz sokaktır zaten; ama ya insanın yüreğinde, evreninin dışında kalbin hiç değişmeyenleri!
Fırtınalarda alabora olmadıysam atılan o çapa, yolumu kaybettiğimde elimde bir pusula oldu bunların hepsi. Eskiler bir hikâye anlatırdı. Denizde sal ile kaybolan adamın hikayesi. Bir adam denizi biraz olsun keşfedebilmek için bir sal yapmış ve binmiş, nasıl olsa geri dönebilirim diye gittikçe gitmiş ta ki kıyı gözden kaybolana kadar. Ama ne salın denize dayanacak hali ne de adamın denize dair bilgisi varmış. Hikâyenin bundan sonrasını hatırlamıyorum ben galiba nasıl olsa bir yolunu bulur dönerim diye hikayeden kendime ders çıkarmamışım. Çünkü hayatımda hep kıyıdan bir şey oldu. Bazen kıyıdayken yazıp denize gönderdiğim bir şişe, bazen kıyıda beni göremediği için merak edip denize açılan bir dost, bazen deniz nasıl bir yer acaba diye okuduğum satırlar,bazen bir gün kimse yanımda olmazsa diye büyüttüğüm bir yürek. Bunu böbürlenmek için değil hayatımda hep aynı kalanlara bir minnet olarak yazıyorum.
Yıllar geçse de size gülümseyerek bakan bir çift gözün, hayatınızda ne olursa olsun yanınızda olan insanların, huylu huyundan vazgeçmezdeki gurur duyduğunuz o huyun, portakal ağacının, bir inancın, gün sonunda sizi hayata bağlayan o işin, yeniden sarıp sarıp dinlediğiniz şarkıların, her gördüğünüzde içinizi huzurla dolduran manzaraların pamuklara sarıp saklamasını artık çok haklı görüyorum. Ümit ediyorum ki hepimiz büyür ve değişirken zamanın ve kalbimizin ruhuna ayak uydurarak büyür ve bundan hep memnun oluruz. Ama burası Dünya belki bu dilek burası için fazla Polyanna işi. Yine de hepimiz için temennim bu ama olur da bir gün aynadaki yansımamız bize çok yabancı gelirse gerçekte kim olduğumuzu ya da kim olmak istediğimizi bilen insanlar ya da bize bunu hatırlatan şeyler, en azından bu koca denizin ortasında yolumuzu bulacağımız bir çapa olsun.
Her şey olurken yanımızda olan, aynı ve bizle kalan her şeye minnetle.
Çok yorulduğunuzda artık ne ile ne için mücadele ettiğinizi unuttuğunuzda ne yaparsınız ? Ben bu ara kendimi çok yorgun ve hatta amaçsız hissediyorum. Tam bunları düşünürken Pandora’nın kutusunu, eski günlük ve mektupların olduğu o mavi kutuyu, açtım. Evet, geçtiğimiz seneye kadar hala arkadaşlarıma mektup gönderen ve mektup alan o insandım. Böyle zamanlarda eskiden o gücü nasıl buluyormuşum, nasıl biriydim, beni güçlü yapan neydi kısmını hatırlamak biraz olsun iyi gelir diye düşündüm ki yanılmamışım. Mektupların arasında zarfı isimsiz ve ağzı kapalı bir tane mektup buldum ve açınca 2019 yılında Maraş’ tan taşınırken gelecekteki kendime yazdığım bir mektup olduğunu hatırladım. Bu mektubu burada paylaşmak ne kadar doğru bilmiyorum. Belki bu yazıyı hiç paylaşmam ya da birkaç gün sonra silerim ama şuan aranızda benim gibi kendini yorgun, amaçsız ve hüzünlü hisseden varsa bir parça iyi gelir diye buraya bırakıyorum.
31.05.2019 / Kahramanmaraş
“ Sevgili gelecekteki Cozutuk,
Kendine sevgili diye hitap ederek bir mektuba başlamanın yanı sıra kendi tuhaflıklarınla yaşamayı öğrenmen gerek. Bu mektuba ne zaman ihtiyacın olacak bilmiyorum ama umarım şuan hayal ettiklerini gerçekleştirmişsindir. Maraş’ taki evinin mumlu akşamlarının birinde Ezginin Günlüğü eşliğinde yazıyorum bu mektubu. Hayatında çok radikal değişiklikler yapma kararı aldın. Bir aydır istediğin gibi yaşamak için çok mücadele ediyorsun. Kendin gibi hissetmediğin ve artık taşıyamadığın için geride çok şey bıraktın. Ama koruman gereken masumiyetini unutma. Bu masumiyetin görünüşünle, kıyafetlerinle ilgisi yok. Bu kendine olan saygınla alakalı. Hislerine, içgüdülerine sırf birilerine kendini ispat etmek için ihanet etme. Her nerede olursan ol sana doğru yolu gösteren o iç güdülerin olacak. Her zaman onlara kulak ver olur mu ?
Yıllar önce dilek kutuna yazdığın , başka bir şehirde yaşama planın var ya onun için ciddi adımlar attın. İşten ayrıldın, İzmir’ de yeni bir iş buldun. Henüz İzmir’ de bir evin yok ama onu da hallederiz merak etme. Tabiri caizse hayatının altını üstüne getirdin. Ailenin korkularıyla mücadele etmekten çok yoruldun. Kendini, hayallerini, kendini ararken hayatın seni bu noktaya getirdiğini anlattın, anlatmaya çalıştın ama vazgeçmedin. O yüzden şuan her neredeysen lütfen şunu unutma mücadele etmek zorunda kaldığın her şey çok değerli. Eğer yorulduğunu hissediyorsan şöyle derin bir nefes al, yavaşla, sen vazgeçmediğin sürece bir yolu olduğunu bil. Başkasında, başkalarında arama çareleri! Bir inşirah oku, biraz yürü, sevdiğin bir yazarla dertleş, dostlarının sesini duy, annenin şefkatine sığın.
Ailen de seni zamanla anlayacak, korkuları var, seni dışarıdaki dünyadan korumak istiyorlar, yalnız kalma istiyorlar ama sen hep arayacaksın yaşanılır bir hayatı, güzel manzaraları, iç huzurunu…
İzmir şuan senin kaçışın gibi dursa da bir yerde yeni bir hayat kurma mücadelen. Her şey toz pembe olmayacak büyük ihtimalle çok yalnız kalacaksın ama yeni yerler keşfet. Hayatın içinde olmaktan çekinme. Bas kahkahayı, hareket et, enerjini akbabalara yem etme. Nasıl biri olmak istediğini, nasıl yaşamak ve yaşatmak istediğini unutma.
Eskiler -benim çocukluğumda bile- soğuk kış gecelerinde elektrikler gidip löküs lambasının duvara vuran ışığı ortaya çıkınca hikayeler bazen korkunç masallar anlatırdı. Ben o gece Dalyan’ da çatı katındaki odada elektrikler gidip de odada yağmur sesiyle bir başıma kalınca löküs lambasının o an olmasını ve birinin bana o masallardan birini anlatmasını çok istedim.
Annem hemen eliyle bir guguk kuşu yapardı, Habil ile Kabil’in hikayesini anlatır, Kürtçe “kim öldürdü ben öldürdüm kim öldürdü ben öldürdüm” diye sayıklayan o kuşu izlerdik hepimiz yansımalara bakarak.
Şimdi İzmir’ de içimin tüm şartelleri inmişken ben de öyle sayıklıyorum “ Guguk, kim öldürdü guguk, ben öldürdüm. “
Tüm yaşadıklarıma dışarıdan bakan bir guguk kuşu gibi sayıklıyorum ben de, içimde iyi ne varsa bir bir öldürdüm diye. Ne günahsız olduğu anlatılan Habil ne de katil Kabil değil o guguk kuşu gibi dışarıdan bakıyorum her şeye. Masum da cani de kendi dersini aldı, çıktı o hikâyeden ben bir guguk kuşu olarak hepsine şahit olup hepsini anlamaya çalışarak anlattım. Kabil giderken eliyle sessiz ol ne olur diye işaret etti, sustum ama sonra Kabil bana da yaklaşınca bağırmaya başladım. Ben susmadıkça “ daha önce neden bağırmadın da şimdilerde tellal oldun, etin artık benim dişimde istesen de yaşayamazsın” dedi. Kabil haklıydı hepsini gördüm hepsine şahit oldum ama ne ona ne başkasına bir şey diyemedim. Habil zaten işlerin buraya geleceğini biliyordu o benden bunu bile beklemeyecek kadar iyiydi.
Bu sadece bir masal gerçek değil sen de guguk kuşu değilsin. Sen bir Anka Kuşusun deyince öyle yüksek kahkaha atmışım ki, gerçek Anka kuşları üç gün şehirden uzakta uçtular.
“ Guguk kim öldürdü ben öldürdüm. “
Kaçtım sonra şehirleri, dağları, ormanları aştım. Bir gün bir nehrin kenarında soluklanırken yansımama baktım, Habil olmuştum. Kabil’in gelmesi çok yakındı o zaman, kehanet buydu ya yine ölecektim. Bir caninin bir katilin bir masumu öldürdüğünü gördüm, dinledim ama sustum ta ki o dişler benim boynuma geçene kadar. Kabil de farkındaydı, korkumun kokusundan buluyordu her defasında beni. Ben bağırdıkça gülüyordu artık, çünkü kimse artık masum olmadığıma inanmayacaktı. Ben daha çok bağırdım
“ Guguk, kim öldürdü ben öldürdüm. “
İlk defa çığlık attım, biraz uzaklaştı o da benden. Canıma tak etmişti ki bilirsin can tatlıdır. İnsan canı acımadıkça anlamaz çoğu şeyi bazen acısa da anlamaz ya ama yine de iyi bir turnusoldür. Büyük şaheserlerde sevdiğimin canını alma ne olur beni al diye yalvarır yüce gönüller ama fark etmez en nihayetinde o da candır. Kalbinin en ufak köşesi için bile kendini can pazarına atarsın. Canımın acısını gördüğünden mi yoksa başka bir sebepten mi bilinmez beni bıraktı ya da ben kaçtım. Orası bulanık, hatırladığım tek şey biraz kalabalık biraz kırmızı.
“ Guguk kim öldürdü ben öldürdüm. “
Salonları, geceleri geçtim. Rüzgarlarla koştum, yeşilde saklandım, insanlardan öğrendim. Şaraplar içtim meyler söyledim. Bir gün bir kadehin içine bakarken yüzümü gördüm. Kabil’ dim.
Tam bağıracaktım ki “ guguk kim öldürdü ben öldürdüm” diye sesim çıkmadı. Ağzımdan çıkan tek cümleydi : “ Ama haklıyım “
Bugün seni görmeyeli yirmi üç günden fazla oldu. Hayatım bu ara düzenli bir kaos içerisinde ilerliyor. Kaosu bile eğip bükmeye düzenli olmaya ikna etmeye çalışmışsın dediğini duyar gibiyim. Henüz ikna edemedim ama elbet edeceğim. İnatçıyımdır bilirsin hatta bazı inatlarım uğruna yıllar harcadım bazısı hayatım bazısı hayalim oldu ve birçoğuyla gurur duyuyorum. Hatta inanır mısın kendi yüreğimde yaptırdığım müzeye koyup yılın böyle zamanlarında ziyarete açacağım.
Dün çok eskilerden bir hayalet çıkageldi. Benim tam delirdiğim zamanlardan bir hayalet, sen oralara çok hâkim değilsin çünkü olması gerektiği gibi kendi hayatın ile çok meşguldün. Sonra da sana buraları anlatmaya biraz utandım. Aslında deliliğim tek sebebi sana, dostlarıma ve kendime yaşadığımı benim de bir hayatım olduğunu ve senin beni bırakıp gittiğin o geceden sonra daha da eğlenceli bir hal aldığını ispat etmek içindi. Ama üstünden zaman geçtikten sonra bir kısmını sen de dahil kimseye anlatamadım.
O hayalet de bana canlı kanlı haliyle o zamanlarımı hatırlattı. İşin garibi sanki o ben değildim bambaşka bir halimdi. Stefan Zweig’ ın Amok Koşucusu kitabını okumuş muydun ? Oradan şöyle bir alıntı not etmişim bir defterime “ Amok mu ? Sanırım hatırlıyorum… Malezyalılarda görülen bir tür sarhoşluk… Bu delilik, bir tür insan kudurması, ölümcül, anlamsız bir saplantının krize dönüşmesi hali, bunu başka hiçbir alkol zehirlenmesiyle kıyaslayamazsınız… Köylerdeki insanlar bir Amok Koşucusunu hiçbir gücün durduramayacağını bilirler..”
Bende de böyle bir delilik hali mevcuttu. Hatta kulağı çınlasın bir gün hiç unutmuyorum çok sevdiğim bir dostum beni karşısına alıp, “Sen kendinin bu halinden memnun musun gerçekten? Bu görüştüğün insanlar, yaptıkların senin için bile fazla. Çılgın olacağım derken kendini mi kaybediyorsun acaba? “ diye bir konuşma yapmıştı da o zaman bunu anlamlandıramamıştım. Ama gerçekten ben değildim. İnat etmiştim en çok ben eğlenecektim, hayatı doyasıya yaşayacaktım.
Dün akşam 2022 yılına ait o anıları konuştukça anladım ki o zamandan bu yana tazıların koşması için sahanın kenarına koydukları tavşan misali hep aynı şey için aynı döngülerde çabalamışım. Kendime ait olmaya, beni kendime taşımayacak bir hayal uğruna bir ispat çabasıyla dönüp durmuşum. Etrafımdaki her şey değişti, arkadaşlarım, ailem, evler, hayatlar ve daha neler ama ben hala aynıyım. Hala aynı dertler uğruna sabahlıyorum, hala aynı şeylerin hayalini kuruyorum. Daha birini gerçekleştirmeden bir başkasına heves ediyorum. Ara ara gelen yorgunluk ataklarının da tek sebebi bu. 2022 yılından bu yana benim yerimde bir Amok koşucusu bile olsa nefessiz kalmıştı ama ben hala ayaktayım. Evet bir gecede kendimi tabuta koydum. Sonra biraz haksızlık ettim ben bu kıza deyip tabuta iki üç delik açtım. Sana da buradan sesleniyorum.
Kazanç kayıp skoru tutacak değilim. Hayat bu ! Yaşadıklarımdan elbette heybeme kalanlar olacak sadece demem o ki kendime dışarıdan bakınca sürekli kendimle mücadele eder halde buluyorum.
Burada olsaydın ben bunları söyledikten sonra beni biraz olsun kendimle barıştırmak için senin deneyimlediğin bir çok şeyi yaşamadan ölen insanlar var, etrafındaki insanlara, dostlarına, ne yaparsan yap seni seven, yanı başında beliren ve senin sevdiklerine bir bak. Bu yol sana zorlu yollardan da olsa bunları getirdi. Her şeyi sayıyla ölçemezsin derdin ve yine haklı çıkardın. Galiba en çok buna şükrediyorum. Yaşadığım her kötü olayda, her cehennemde yanımda hep bir dostum vardı. Bir insanın bu Dünya’ da yalnız olmadığını bilmesi en az Whitney Houston’un sesi kadar güzel biliyorum ama yine de tabutta kalmakta biraz ısrarcıyım.
Sana dürüst olacağım, Dracula gibi bu tabutta yüzyıl saklanmak şuan yeniden kararlar almak ve kim olduğumu hatırlamaktan daha kolay geliyor. Bana son bir iyilik yapıp biraz hatırlatsan keşke! O pencerede saatlerce ne anlatıyordum sana, o delilik halinden önce ben ne için inat ediyordum şu hayatta. Bana bu kadarını borçlusun Johan. Beni hem çok iyi tanıyorsun hem de bana çok yabancısın. Ben Şule Gürbüz gibi evimi yaktım izliyorum, unuttuysan da alevleri takip et. Yeniden akıllı olduğum zamanlarda elinde nergislerle görüşmek dileğiyle .
-Aysel bak kimse için kendini üzdüğüne değmez kızım !
Annem de ben de bunun doğru olmadığını, bu konunun karabasan gibi gece uykularıma çökeceğini, rüyalarımda yeniden tüm detayları ile farklı zamanlarda yaşayacağımı ve bir tel daha saçıma ak katacağını biliyorduk. Ama ana yüreği ne desin “Üz kızım kendini, o kadar üz ki, Birleşmiş Milletler uluslararası bir çağrı yapsın, insan hakları örgütleri toplansın da bildirge yayınlasın, mecliste tartışılıp muhafazakâr parti oylarıyla reddedilsin böylelikle daha fazla üzülemem zaten der ve kabullenirsin” mi desin? Buradan bakınca bu daha iyi bir tavsiye olabilir.
Kendimi tanıtmadım tabi. Ben Aysel, mahallenin son dert bükücüsüyüm. Bu işlerde henüz yeniyim, yeni dediysem de annem kadar eski değilim manasında yoksa bizim de var bir 18 senemiz. Ama kendini 52 yıldır buna adayan anneannemin yanında benim kariyerin lafı olmaz. Annemden el alarak geldim bu günlere o da kendi annesinden el almış. El almak bizim oralarda meşhur bir tabirdir. Meziyetinde iyi bir kişi, sizin bu meziyeti daha iyi yerlere getirebileceğinizi düşündüğü an kendisi emekli olur ve bir Şaman töreni gibi bu işi size devreder. Artık el aldığınız kişinin ne yeteneği varsa sizindir. Ne hikmetse bizim ailede hep kadınlar el verir. Erkekler yaşlanır, emekli, olur ve söylenir. Gerçi ben büyük büyük amcamızdan dolandırıcılık konusunda el almak istedim ama babam mâni oldu büyük amcam bu işte el verilmeyeceğini, tek kişinin yapabileceğini ve kendisinin seçilmiş o kişi olduğuna ikna etmiş babamı. Haklısın baba o, bu işte fazla iyi ben daha fazla ilerletemem dedim ve çekildim bu yarıştan.
Annem de kendi annesinden almış bu eli ama ne hikmetse ikisi de emekli olamadı. Ben onlardan kendimi ayrıştırabilmek adına iki yıldır unvanımın önüne son ekledim ki kimseye el vermeyeceğim açıkça bilinsin. Yok canım büyük büyük amcamdan öğrenmiş değilim, şu an biri çıksa ve ben de öğrenmek istiyorum bu işi dese ben emekli olmaya hazırım aslında, ama mirasımın çocuklarımın üzerine yıllarca kavga edeceği bir köy evi olmasını yeğlerim. Yok ben bunu onlara yapamam, hayat bu illaki derdi olacak ama Mevla’m herkese kendi taşıyacağı kadar dert versin.
Son dert bükücülük ismi kadar matah bir şey değil aslında. Derde deva olmak gibi bir misyonu var gibi anlaşılıyorsa tercümesi yanlıştır. İlk öncelikle bir dert bükücünün en önemli meziyeti kendi derdi haricinde her derdi sırtlanması ve kendi derdine eklemesidir. Sadece buna üzülür, dinler, çözüm üretemeyeceği ve üretebileceği dertler kategorisine ayırmaz, birinin ondan istemesi bile gerekmez sadece sırtlanır ve kendi içinde o dert için bir yer açar. Bazen kendi derdini kilere atar, yenisini baş köşeye oturtur. Anlatınca yapılması çok zor gibi gözükse de değil, benim için üzülmenize gerek yok çünkü inanmayacaksınız ama ben bu işi seviyorum. Seviyorsan bırak kızın da yapsın, vatanına milletine faydalı bir dert bükücü olsun işte dediğiniz duyar gibiyim ama bu işe gönül vermek için Breakfast at Tiffany’ sdeki Doc gibi olmak lazım. Benzer yönlerimiz çok misal vermek gerekirse ben de vahşi şeyleri severim. Kalbime bir şahin yavrusu alır besler büyütür ve kendi kalbimi gagalatırım. Bu yüzden bu meslek benim mizacıma uygun bir kere. Küçükken annem ile babam bu kız dansöz mü olsun, piyanist şantör mü yoksa doktor mu diye düşünürken ben şimdiden bunu düşünmelerine iki gün ağlamışım. Bunu anneannem fark edince demiş ki “bu kız bizim gibi Sabiha, maşallah çok güzel bir dert bükücü olacak! “
Annem o aralar emekli olurum, deniz kenarında bir masa kurarım şimdiye kadar sırtlandığım ne kadar şey varsa hepsini kağıttan gemilere yüklerim diye düşünürken bu haberi alınca gururlanmış ama bir omzu da ağırlıktan çökmüş tabi. O gün onu görenler Notre Dame öyle derin bir oh çekti ki sesi bizim oralardan duyuldu demişler. Babam mı, o benim hiç bilmediğim işler bunlar, benim derdim bana yeter ne isterse o olsun dediği için karışmamış. Böylelikle tedrisatım erken başladı benim. Anlayacağınız alaylısıyım bu işin. Alaylısıydım yani.
Sonra ne mi oldu; annem -içimizdeki en iyi dert bükücü- bir şeylerden kuşkulandı, sırtındaki kamburdan, bu işe başladığı günden, herkes yemek yerken yeniden ısıtılan çorbalardan, sıcak sobanın arkasındaki boşluğun hiç kendisine gelmeyişinden, saçlarındaki beyazlardan, komşudan boş gelen tabaktan, ani gelen kalp krizlerinden, giden akıllardan, gençliğinin gelmeyişinden, ayakta geçen griplerden, yorganın kısa tarafından, babamın tasasızlığından ve istifa etti.
Şimdilerde yüksek irtifa kabin memuru havalarıyla “ canını sıkma “ “ kendini çok üzme “ “ dert etmeye değmez “ diyor. Benim aldığım el de bu durumda boşa çıktı , hükümsüz yani ama ben dedim ya Doc gibiyim. Aramızdaki tek fark ben daha iyi bir yalancıyım :
– Tamam anne, merak etme o kadar da üzülmedim zaten.
Bugün seni görmeyeli tam 23 gün oldu. En son görüşmemizde her şey çok garipti ama sana bunu anlatamam demiştin. O tsunamiden sağ çıktın zannederken ruhunu okyanusun derinliklerine bırakıp bedeninle dönmüşsün aramıza. O parıltı da kaybolmuştur da göremem diye ilk defa gözünün içine bakamadım. Olur da yeniden o cama çıkarsan- ki bunu hiç istemem – ben artık karşı camda sana gülümseyemem. Çünkü bu ara taşınma telaşı içerisindeyim ve bu bana çok zor geliyor. Anlayacağın bu sefer bir yerin yerlisi olma niyetindeyim.
İnci aylar önce bir keresinde bana “Buradan taşınacak olsan ne kadar sürede taşınabilirsin?” diye sormuştu. Düşünmeden “Bir nakliye firması bulursam bir günde“ demiştim. Şimdi neden bu kadar zorlanıyorsun dersen yeniden başlamıyorum çünkü, sadece yerleşiyorum. Oysa şu an Altan’ı da yanımda götürme imkanım varsa Dünya’ nın diğer ucuna gitmek bana zor gelmez. Sıfırdan başlarım, yeni bir hayat kurarım. Sonra İnci “hayatınız boyunca bir yeri eviniz gibi hissettiniz mi “ dedi. “Bir zamanlar küçüklük evimi, belki biraz da Bornova’daki o evi ama ikisi de artık çok uzakta.” Dedim. Sana hiç söylemedim ama ben sadece aynadaki yansımamdan memnun değilim diye bir hayatın altını üstüne getirip daha önce hiç gitmediğim bir yere taşınmıştım bir keresinde. Hem de hiç plan yapmadan. Amaç sadece gitmekti. Pişman mıyım asla, belki de hayatımda aldığım en doğru karardı. Kendimin bambaşka, cesur, seçimlerinin sonuçlarına göğüs geren bir versiyonuyla tanıştım bu sayede.
Seninle arkadaş olmamızı sağlayan ilk bağ da oydu. İkimiz de bu hayat için çok mücadele etmiştik ve hala da ediyoruz. Bu yüzden beni tek başıma bıraktığın andaki sinirime rağmen bir an bile o tsunamiden sağ çıkamayacağını düşünmedim. Ama şimdi bunların hiçbirinin bir önemi kalmadı. Artık bu hayatın içinde benim de kendi yerimi bulmam, yerlisi olmam gerek. Öyle eskisi gibi korktuğum ilk anda gidemem! Madem bu kadar gezgindin burada nasıl kaldın diyorsundur içinden. Ben de bu hafta bunu çok düşündüm. Gidemeyecek ne vardı diye. Sonra biraz içime bakınca fark ettim ki ben eskiden çok uzun bir süre gitmek istediğim birçok yerden gidemedim. Bana bağlı değildi, gitmek için çok çabaladım, akıllı oldum, delirdim, hastalandım, hatta bir ara dindar bile oldum da fayda etmedi. O yüzden ekonomik olarak özgür olduğum ilk anda da gidebilmenin tatlı huzuruna bıraktım kendimi. O zamanlardan öğrendiğim bir şey bu. Ben zannediyordum ki herkes sürekli hayata yeniden başlar, Türkan Şoray’ın Sultan filmindeki gibi sürekli kendinden başka bir tane doğurur da onu büyütür. Sonra bana benzediğini düşündüğüm bir yer gördüm. Bir balkon, bir anı, bir hayal, tamam dedim burası benim evim olabilir. Ben burada kalayım. İnanır mısın çok uzun süre kaldım, kalmamam için o kadar çok sebep varken hem de.
Hatta kendime bir portakal ağacı bile buldum orada hem de koca koca apartmanların içerisinde. O portakal ağacı bile gitti ben gidemedim. Şimdilerde bakınca bildiğim bir yer gibiydi. Bir kaos sanki, bana bağlı değil, benim elimde değil de her şey oraya bağlıymış gibi. Aynı şey oldu delirdim, akıllı oldum, hastalandım hatta bir ara dindar bile oldum ama fayda etmedi. Bu sefer dedim burada kalabilirsem oradan da kurtulurum. Bu artık bir maratondu, bir başarı meselesi. Ama hiç maraton izlememişim ki sonradan bir yarış izleyince fark ettim kazananlar hep kendine odaklananlar, kendini, sınırlarını iyi bilip o sınırları nasıl aşacağını da iyi bilenler. Bu ne bir yarıştı ne de bir maraton. Bir yere varamayacağımı içten içe bildiğim halde belki sen mücadelemi görür de beni bitiş çizgisinde elinde çiçekler ile beklersin diye çok koştum. Benim o zamanlar anlamadığım ise bitiş çizgisine ilk vardıktan sonra herkesin orada hazır beklediğiydi önemli olan o zorlu yol boyunca kafamı çevirdiğimde yanımda olan insanlardı. Dedim ya ben mücadele etmeyi yaşamakla bir tutanlardanım.
Johan, ben havlu atıyorum. Artık ne için koştuğumu bile bilmeden koşmak, sürekli arayış içinde olmak istemiyorum. Bir evim olsun, kendime ait bir portakal ağacım olsun istiyorum. Seninle pencerelerde, balkonda, yaşama dair o konuşmalarımızda ve dostluğumuzda çok şey öğrendim. Ama insanın istediği kadar kalabileceği ve hatta sevdiklerini güzel köşelerde ağırlayabileceği ve gittiğinde her zaman geri dönebileceği bir bahçesinin olması eminim çok güzel bir şeydir. Kendine çok iyi bak, gözümüzün ışığının geri geldiği o günlere.. Sevgilerle